İçeriğe geç

𝘚𝘈𝘉𝘈𝘏'𝘐𝘕 𝘠𝘐𝘓𝘋𝘐𝘡𝘓𝘈𝘙𝘐

Bölüm 3 · 12 dk okuma

𝘚𝘈𝘉𝘈𝘏'𝘐𝘕 𝘠𝘐𝘓𝘋𝘐𝘡𝘓𝘈𝘙𝘐

Bölüm 3

3. BÖLÜM: OKULDAKİ YAS

Sabah uyandığımda büyükannem okul formamı ütülemiş, yatağımın üstüne bırakmıştı. Ben de hızlıca duş aldım ve saçlarımı iki örgü şeklinde topladım. Kıvırcık saçlarımı toplamak biraz zor olmuştu ama sonunda başarmıştım. Terra’nın doğum günü partisinden bu yana üç hafta geçmişti. Partiden sonra üç kere Terra çiftliğe uğramış, bahçede zaman geçirmiştik. Dean ise aynı şekilde defalarca gelmiş, beraber kasabanın gezemediğim yerlerini gezmiştik.Annemin ölümünden sonra kasabada çok güzel zaman geçirmiştim. Bu geçen üç hafta içerisinde bir sürü gelişme olmuştu. Çiftlikte soğuk geçen üç haftanın sonunda bahar havası geri gelmişti. Kiraz ağaçları açmış, her taraf pembe pembe çiçeklerle dolmuştu. Bir de çiftlikteki tavukların kuluçka zamanı gelmişti; toplamda altı tane minik sarı ve siyah civciv etrafta dolaşıyordu.Bu üç haftanın içinde babamla sadece iki kere konuşmuştuk. Beni aramasının sebeplerinden biri harçlığımın olup olmadığını sormaktı. Diğer sebebi ise bir kardeşim olacağının müjdesini vermesiydi. Kardeşim olmasına sevinmiştim ama Xana, babama onu engellediğimi şikâyet etmişti. Bu yüzden ikinci aramadan sonra beni bir daha aramadı. Tabii ben de ayrıca Bronte’yi arayıp onu tebrik etmiştim.

Tabağımdaki yumurtayı keyifsizce çatallarken büyükannem beni izliyordu.

“Kızım, hadi hızlıca yesene, geç kalacaksın okula.” dedi büyükannem. Sesi tedirgin çıkıyordu.

“Lütfen tatlım, Bayan Morris ile iyi anlaşmaya bak, olur mu?”

Kocaman yumurtayı ağzıma tıktım.

“Peki.” dedim, ağzımdaki yumurtayı zar zor yutarken. Sonra ağzımı silip yemekten kalktım.Kanepenin üstüne bıraktığım sarı çantamı sırtıma taktım. Kitapları henüz almadığım için çantam çok hafifti; içinde sadece bir defter ve kalemlerim vardı. Hızlıca ayakkabılarımı giydim ve kapının önünde duran büyükannemin yanağından öptüm. Büyükbabam bugün kasaba dışında işleri olduğu için sabah erkenden evden çıkmıştı. Bu yüzden okula tek başıma gidecektim.Okula zaten gecikmek üzereydim. Yürümekle zaman kaybedemeyeceğim için bisikletime bindim ve hızla pedal çevirdim. Etrafta birkaç kişi de okula doğru koşturuyordu. Anladığım kadarıyla geç kalmıştım.Okulun önüne vardığımda hızlıca bisikleti güvenlik kulübesinin önüne bıraktım. Okul formamın gömleği çok dardı, bu yüzden rahat hareket edemiyordum. Hızlıca kapının dışından içeri baktım; herkes sıraya geçmişti. Merdivenlerde kürsüde müdire Margaret Morris duyuru yapıyordu. Kimsenin beni fark etmeyeceği bir anda sıraya koştum. Boş bulduğum bir yere geçip müdire hanımı dinlemeye koyuldum.

“Biliyorum, hepiniz çok üzgünsünüz. Ama lütfen bu dünyanın sonu değil, en azından bizim için değil.” Müdire hanım derin bir nefes verdi ve tekrar konuşmaya başladı.

“Bugün ikinci dönemin ilk günü. Her biriniz tatilde iyi ya da kötü zaman geçirdiniz. Önemli olan şimdi geçireceğiniz zaman. Aranızda son sınıf birçok öğrenci var ve onları bu yılın sonunda güzel üniversitelere gitmiş görmek isterim. Bu yüzden lütfen azimle ders çalışmaya bakın. İyi günler.”

Dedi ve kürsüden inip içeri girdi. Ardından sırayla birkaç kişi içeri girmeye başladı. En arka sıralarda duruyordum ve boyum yüzünden etrafı pek göremiyordum. Ne Terra ne de Dean görünüyordu. Parmak uçlarıma çıkıp etrafa bakmaya başladım. Önümde duran birkaç erkek fısır fısır bir şeyler konuşuyor, ara sıra durup etrafta kimse duyuyor mu diye bakınıyorlardı. Aralarından birinin korkuyla bir şeyler dediğini duydum.

“Edith neden böyle bir şey yapsın ki?” dedi. Onun diğer tarafında duran arkadaşı,“Evet, o kız kendini çok seviyordu. Hem duyduğuma göre en son Terra’nın partisine gitmiş. Violet’in dediğine göre o partideki herkesi sorguya çekeceklermiş.” dedi.Bir an dehşete kapılmıştım. Ne olmuştu, neden sorguya çekilecektik, anlamamıştım.Hızla önümdeki çocuğun kolunu kavradım.

“Ne olmuş? Neden partideki kişiler sorguya çekiliyor?” dedim, kocaman gözlerle merakla bakarak.“Sen kimsin ya?” dedi elini hızla çekerek. Sonra okul formamı iyice süzdü ve güldü.

“Sen yeni gelmişsin okula. Peki, merakını giderelim. Son sınıflardan Edith diye bir kız intihar etmiş. En son gittiği partideki herkesi de sorguya çekeceklermiş.”

Çocuk lafını bitirdikten sonra hızla arkamı döndüm, kalabalığın içinden yürüyerek açık alana geçtim.Etrafta tanıdık bir yüz aramaya koyuldum ama yoktu. Terra’yı aramak için hızlıca çantamın cebinden telefonumu aldım. Titreyen parmaklarımla Terra’yı aradım ama telefona cevap vermedi. Telefonu kulağımdan çekip bu sefer Dean’ı aramaya çalıştım, fakat telefon parmaklarımın arasından kayıp yere düştü. Yerden aldığımda ekranı kırılmıştı ama hâlâ çalışıyordu.Tam Dean’i arayacaktım ki Terra’dan gelen mesajla telefon titredi.Terra: Ella, geldin mi? Kantinde seni bekliyoruz.Telefonun ekranını hızlıca kapattım ve merdivenlerden kalabalığın içinden geçerek kantini bulmaya koyuldum. Kantin giriş katında, sol taraftaydı. Kapısı yoktu; çok genişti ama masa sayısı fazla olduğu için küçük görünüyordu.Hemen sağ tarafta iki masa birleştirilmişti. Terra ve partideki birçok kişi orada oturuyordu. Yavaşça yanlarına gittim. Terra beni görünce hemen yanına bir sandalye çekti. Çektiği sandalyeye oturdum ve hızlıca etrafı süzdüm.Bazıları harıl harıl tartışıyor, bazıları telefonla konuşuyor ya da mesajlaşıyordu. Herkesin yüzünde korku ve merak vardı. Kafam çok karışıktı; birinin bir şey söylemesini bekliyordum ama kimse konuşmuyordu.En sonunda Terra’ya baktım. Onun da yüzünde tarif edilemez bir korku vardı. Ayak ayak üstüne atmış, üstteki ayağını hızlıca sallıyordu. Masanın üstündeki su şişesi ve yarısı bitmiş kahve bardakları zangır zangır titriyordu.Artık bu sessizliğe dayanamıyordum.

“Birisi bir şey söyleyecek mi?” dedim. Sesim içime kaçmıştı. Sanırım o kadar garip konuşmuştum ki hepsi durup bana baktı.Arkamda ayakta duran Dean masanın üstündeki su şişesini aldı, bir yudum içti ve derin bir nefes verdi. Ben hâlâ biri konuşacak mı diye bekliyor, herkesin gözlerinin içine bakıyordum.Tam birisi açıklayacakken

Terra,“Dean, o benim suyumdu.” dedi ve şişeyi elinden alıp tekrar masaya bıraktı.

“Yeter artık! Birisi bana her şeyi anlatacak mı, yoksa gidip Violet’i mi bulayım?” dedim kızarak. O an gerçekten onun orada olmadığını fark ettim. Partide vardı ama şu an ortalıkta yoktu.

“Tamam Ella, sakin ol. Hepimiz çok üzgün ve gerginiz zaten.” dedi Eva. Ağlamaklı ve titreyen sesiyle konuşmaya devam etti.

“Edith, Terra’nın partisinden sonra eve ağlayarak gitmiş ama kimse sebebini bilmiyor. Annesi, partiden sonra eve döndüğünde onu görmüş; ağlamaktan gözleri kızarmış. Dün hap içerek intihar etmiş. Annesinin mesaide olduğu bir günü seçmiş. Annesi bu sabaha karşı eve gelince onu yerde yatarken bulmuş. Sonra annesi sorgudayken, partiden sonra ağladığından bahsetmiş. Bu yüzden polisler de partide bir şey mi oldu diye düşünmüşler. O yüzden çoğumuzu teker teker sorguya çektiler. Violet de şu an müdürün odasında polislerle konuşuyor.” dedi Eva, kafasını kaldıramadan. Ağlıyordu; arada derin derin nefes alıyor ama ağlamaya devam ediyordu.

Aslına bakarsak neredeyse herkes ağlamaklıydı.Ben Eva’yı izlerken gözümden bir damla yaşın süzüldüğünü fark ettim. Bu istemsizce olmuştu. Ağlayan insanlara dayanamıyordum, bu yüzden duygusal filmler de izleyemiyordum. Baş parmağımla gözümdeki yaşı sildim, ayağa kalkıp sandalyede oturan Eva’nın sırtını sıvazladım ve ona sarıldım.Biraz sonra kendimi kötü hissetmiştim. Bu yüzden Dean ve Terra’ya tuvalete gideceğimi söyledim ve doğruca tuvaleti bulmaya koyuldum. Tuvaleti bulup hemen içeri girdim, boş olan bir kabine geçtim. Sanki boğazımda bir düğüm vardı; acıyordu. Ağlamak istiyordum ama aynı zamanda ağlamak da istemiyordum. Bu acı bana çok tanıdık gelmişti.

Etrafta çok fazla insan vardı. Kimi ağlıyor, kimisi ağlayanları izleyip ağlamaya başlıyordu ama ben dışındakilerin hepsi ağlıyordu. Kimse beni görmüyordu, önümden geçip duruyorlardı. Bir mezarlıktaydık ama ben anılardan çok uzakta bir bankta onları izliyordum.Babam ağlıyordu ama çok duygusuz bir şekilde. Bir yandan sigarasını içiyor, bir yandan da gözünden akan yaşlarını siliyordu. Ben bankta oturmuş, yağmurluğumun cebindeki peçeteyle oynuyordum. Boğazımda bir acı vardı ve ne kadar geçsin diye nefes almaya çalışsam da o acı gözyaşına dönüşüyordu.Nefes al, nefes al, nefes al, nefes al…

TAK Gözlerimi açtım. Tuvalette klozetin üstünde ayaklarımı kendime çekmiştim; derin derin nefes alıyordum. Yanımdaki tuvalet kabininde biri bir şeyi devirmiş, küfrediyordu.Tuvalet kabininden çıktım, lavaboda elimi yüzümü yıkadım. Sonra çantamın yanımda olmadığını fark ettim. Yüzümü kurulamadan tuvaletten çıktım ve kantine bakmaya gittim ama kantinde de kimse yoktu. Korkarım ders başlamıştı ama zil sesini duymamıştım. Hem daha hangi sınıfta olduğumu bile bilmiyordum.Hızlıca müdürün odasına gittim, kapıyı çaldım. İnce, tiz bir ses,“Evet, gelin Bayan Edwards.” dedi.Kapı kapalı olmasına rağmen benim geldiğimi nereden anlamıştı diye merak etmiştim.Kapıyı açıp içeri girdim. Ellerim titriyordu; aslında sadece ellerim değil, ayaklarım da titriyordu. Derin derin nefes aldım.“Şey… ben tuvaletteydim ama zilin çaldığını duymadım. Şey… hangi sınıfta olduğumu bilmiyorum, o kadar.” dedim. Çantam acil değildi, teneffüste bulabilirdim.Müdire hemen ayağa kalktı, dolaptan dört tane kitap çıkardı ve elime tutuşturdu. Kitapların üstüne de 88 yazan bir anahtar bıraktı.“Bu senin dolabının anahtarı ve şimdi beni takip et.” dedi ve odadan çıktı.Koridorun sonunda bir sınıfın önünde durduk.Kapısında 12.3 yazıyordu.Kapıyı çaldı ve kimsenin cevap vermesini beklemeden açtı. Müdire çok uzundu; arkasından görünmüyordum bile. İçeri geçebilmem için kenara çekildi.Sınıftaki herkes tanıdık yüzlerdi; hepsi Terra’nın partisindeki kişilerdi. Müdire sınıftaki öğretmenle birkaç kelime konuşup gitmişti bile. Elimdeki kitaplar gittikçe ağırlaşıyordu.Dean kocaman gülümseyerek kitapları elimden aldı ve cam kenarındaki ikinci boş sıraya bıraktı. Elim ayağım titriyordu. Elimden geldiğince hızlı bir şekilde sıraya oturdum.Sınıftaki öğretmen beni izliyordu ve o da gülümsüyordu. Karşımda duran öğretmen kahverengi, düz saçlı; duman gözlü, dar kot pantolon ve çiçekli bir gömlek giymiş bir kadındı. Oldukça şirin görünüyordu.“Hoş geldin canım. Ben Amy, matematik öğretmeniyim.” dedi. Şiir okur gibiydi; matematik öğretmeninden çok edebiyat öğretmenine benziyordu.“En kısa zamanda ders seçimlerini yapmayı unutma, tatlım.” dedi. Hâlâ şiir okur gibi konuşuyordu.Bayan Amy ders anlatmaya Başlamıştı."Ella," diye biri fısıldadı arkamdan. Arkamı döndüğümde Dean, kocaman eli ile kavradığı sarı çantamı bana uzattı. Gülümseyip çantamı aldım ve yanımdaki boş koltuğa indirdim. Ders bitene kadar kafamı tahtadan çevirmedim. Ara, Bayan Amy bana bakıp gülümsüyor ve ders anlatmaya devam ediyordu. Dersin sonunda zil çaldı ve öğretmen ile birkaç kişi dışında kimse sınıftan çıkmadı. Terra hemen arkamda oturuyordu. Hızlıca Terra’ya döndüm."Sen benim bu sınıfa geleceğimi biliyordun, bu yüzden beni partiye davet ettin," dedim sakince.Terra, "Elbette biliyordum, hepimiz biliyorduk çünkü bizim dışında boş sınıf yok ve evet, seni partiye bu yüzden davet ettim. Sana söylemedim çünkü sürpriz olsun istedim," dedi gülümseyerek. Terra ile konuşurken birden gözüm arka sıralara takıldı. Barna bakan iki gece mavisi göz ışıl, ışıl parlıyordu. Benim baktığımı fark edince elindeki telefonu cebine koydu ve sınıftan çıktı.Gün boyu derslerin bitmesini beklemiştim. Normalde okuldan çabuk sıkılan biri değildim; yeni okulun heyecanı mı bilmem ama okuldan çıkıp hemen eve gitmek istemiştim. Sonunda bütün dersler bittiğinde kitaplarımı alıp dolaba yerleştirdim ve müdire hanımın odasına ders seçmek için gittim. Toplamda 7 ders seçmiştim; matematik ve edebiyat zorunluydu, onun haricinde bilim, spor, tarih, yabancı dil ve serbest aktivite derslerini seçmiştim. Müdire hanımın söylediğine göre serbest aktivite dersi bu yıl müfredata gelmişti. Okulun en alt katında bir odayı resim atölyesi, diğer odayı ise müzik ve dans stüdyosu yapmışlardı. Bu yüzden ben de seve seve bu dersi seçmiştim. Derslerimi seçtikten sonra ders programımı aldım ve eve gitmeden önce resim atölyesini görmeye alt kata indim.Alt katta iki oda vardı; bu odaların arasında taş duvar yerine bir cam vardı. Resim odasındaki ve müzik odasındaki insanlar birbirini görebilirlerdi. İlk başta müzik odasına girdim. Müzik odası çok büyüktü; duvarlarda renkli gitarlar ve kemanlar vardı, sol alt köşede ise piyano vardı. Hızlıca kapıdan müzik odasını izlemeye koyuldum. Duvarda asılı olan boy boy kestane rengi ukulele dikkatimi çekti ve hızlıca asılı olan duvarın yanına gittim. Elim tellerinde gezdirdim ve çıkan sesi dinlemeye koyuldum. Benim de bir ukulelem vardı ama kasabaya apar topar geldiğim için onu yanıma alamamıştım. Aslında sadece onu değil, birçok şeyi almadan gelmiştim kasabaya: kitaplarım, fotoğraf makinem, ilk okul öğretmenimin hediye ettiği fırça ve boya setim ve en önemlisi de laptopum. Burada kaldığım sürece hepsi çok işime yarardı.Biraz sonra çok oyalandığımı fark edince hızlıca resim odasına da gittim. Orası çok güzel bir yerdi; rengarenk boyalar, her çeşit kara kalemler, tuvaller ve fırçalar vardı. Orayı da gördüm ve dışarı çıktım. Okulun bahçesinde bankta oturan ve yanında duran herkes bizim sınıftaki kişiler olduğunu fark ettim.Terra beni görünce eli ile gelmemi işaret etti. Biraz daha yaklaştığımda, bankta oturan kişinin bileklik zinciri almaya gittiğimde çarptığım kişi olduğunu gördüm."Bu kim?" dedim Terraya.Terra bana yaklaşıp fısıldayarak, "Şu banktaki kişi Edith’in erkek arkadaşı Marc, sana anlatmıştım hatırladın mı?" Başımı evet anlamında salladım. "Marc bizim sınıfta ama bu gün derse girmedi," dedi Terra.Biri, çoğu kişi ona baş sağlığı dileyip gitmişti; artık çok az kişi kalmıştı.İşim bittikten sonra bisikletime bindim ve çiftliğe döndüm. Bisikletimi kapının önünde bıraktım ve içeri girdim; büyük annemin yaptığı yemek kokuları etrafı sarmıştı. Yemek yemeden önce ellerimi yıkadım ve hemen yemeğimi yedim. Büyükbabam yine akşam yemeğinde yoktu. Yemekten sonra büyük anneme yardım ettim ve hızlıca odama çıkıp duş aldım. Duştan sonra sarı pijamamı giydim ve uzun saçlarımı havluya sardım. Saçlarım o kadar uzundu ki havluya sığmıyordu; havlunun altından çıkıp pijamamı ıslatmıştı. Bu gün öğretmenlerin hiçbiri dönem başı olduğu için ödev vermemişti. Ben de Bundan istifade bitmek üzere olan kitabımın son on dokuz sayfasını okudum. Kitap bittikten sonra pencereden dışarıya baktım. Dean’ın evinin salonu ve benim yatak odamın çaprazında kalıyordu. Aramızda çok mesafe olsa da bazen dışarı baktığımda salonda defalarca onu görmüştüm. Bu gün ışıklar kapalıydı, saat neredeyse gece yarısına geliyordu ve yıldızlar çok güzeldi.Yıldızları izlerken aklıma bu gün bana bakan o çocuğun gözleri geldi. Gece gözlü çocuğun gözleri tıpkı annemin gözlerine benziyordu. Annemin gözleri açık maviydi, ama onun gözleri de yıldız gibi parlardı. Bazen yavaş yavaş annemin yüzünü unutuyordum sanki ama aynaya bakınca tekrar hatırlıyordum. Annem ile çok benziyorduk ama benim gözlerim onun gözleri gibi ne parlardı ne de maviydi. Benim gözlerim yeşildi ama kahverengine çok daha yakın olan bir yeşil, koyu iki gözdü. Annemin deniz gözlerine ise yıldız düşmüş gibi parlardı. Onu çok özlemiştim ama her şey için çok geçti.Gözlerim dolmuştu; birden kendimi ağlayarak bulmuştum. Elimi ağzıma bastırdım. Ağlamak istemiyordum; zaten sürekli olarak da ağlamak gibi bir huyum yoktu. Sadece bu gün ekstra duygusaldım. Her şey üst üste gelmişti. Ben sadece normal bir yıl geçirmek istiyordum. Sonrasında zaten üniversiteye gidecektim. Şu anda yaşadıklarım diğer insanlara normal gelebilirdi ama benim için normal değildi. Normal değildi çünkü babamın annemin ölümünden bir yıl sonra evlenmesi normal değildi, annemi bu kadar çabuk unutması ve kendi öz kızını cezalandırmak için gözünün görmeyeceği bir yere göndermek hiç normal değildi. Babam beni görmek istemiyordu. Kim bilir, belki de babama annemi hatırlatıyordum.Evet, kasabada çok güzel günler geçirmiştim. Büyükannemi ve büyükbabamı çok seviyordum; bana çok iyi davranıyorlardı ve yeni arkadaşlar da edinmiştim ama elimde değildi, eski günleri özlüyordum.Yatağımın üstünde duran telefonumun ışığı yandı; izlediğim bir dizide çalan ve çok beğendiğim California Dreamin şarkısı çalmaya başlamıştı. Yüzümden akan yaşları sildim ve pencerenin önünden ayağa kalktım. Yatağımın üstünde duran telefonu aldım ve müziği kapatmaya çalıştım ama kapanmıyordu. Bu gün yere düşürdüğümde ekranı kırılmıştı ve şu anda telefonun ekranı çalışmıyordu. Çalışmayan telefonu bir kenara bıraktım, tekrar ağlamaya başladım, kendimi serbest bırakıp yere çökmüştüm. Göz yaşlarına boğulmuştum. Elimden bir şey gelmiyordu; o yüzden sadece yerde oturmuş, ışığı yanan telefona baktım ve gece boyunca o şarkıyı dinledim.

All the leaves are brown (Bütün yapraklar kahverengi)

And the sky is gray (Ve gökyüzü gri)

I've been for a walk (Yürüyüşe çıkmıştım)

On a winter's day (Bir kış günü)

I'd be safe and warm (Güvende ve sıcak olurdum)

If I was in LA (Los Angeles’ta olsaydım)

California dreamin' (Kaliforniya rüyası)

On such a winter's day (Böyle bir kış gününde)

... ​

Bölüm sonu

2 yorum

  • Karakter tepkileri ve iç monologlar bence çok başarılı hemen tüm bölümleri okumak istiyorum ama zamanım yook:'(

    1Yanıt
  • İçinde şarkı sözü,adı,çalma listesi bulunan kitaplara bayıliyorum yaa

    1Yanıt