İçeriğe geç

𝘚𝘈𝘉𝘈𝘏'𝘐𝘕 𝘠𝘐𝘓𝘋𝘐𝘡𝘓𝘈𝘙𝘐

Bölüm 2 · 16 dk okuma

𝘚𝘈𝘉𝘈𝘏'𝘐𝘕 𝘠𝘐𝘓𝘋𝘐𝘡𝘓𝘈𝘙𝘐

Bölüm 2

2. BÖLÜM: HİKÂYE ZAMANI

“Ella, uyandın mı? Hadi, kahvaltı hazır, gel.”

Kafamı yastığın altından çıkarttım. Sersem bir şekilde kimin çağırdığını çözmeye çalışarak etrafımı inceliyordum. Birden bire kapı açıldı; gelen büyükannemdi.

“Ella, hadi ama. Büyükbabanla seni bekliyoruz, çabuk kahvaltıya,” dedi ve kafasını kaşıdı. Sonra devam etti: “Ah, bir de bugün Alvin’in dükkânına uğrayacaktın.”

Büyükannem sözünü bitirir bitirmez yataktan dışarıya fırladım.

Doğru ya, bugün kasabayı yalnız gezebilecektim.

Büyükannem yataktan kalktığımı görünce gözleriyle aşağıyı işaret edip odadan çıktı. Hemen valizimi açtım. İçinden sarı kazağımı ve pantolonumu aldıktan sonra duşa girdim. Banyo yaptıktan sonra saçlarımı kurutmadan havluya sarıp aşağıya, kahvaltı yapmaya indim. Büyükannem ve büyükbabam kahvaltı yapmış, bulaşıklara girişmişlerdi bile.

Yemeğimi hızlı bir şekilde yedikten sonra tekrar odaya çıktım. Sırt çantamdan tarağımı çıkarıp saçımı taradım ve saçımı dağınık bir topuz yaptım. Yemek yiyene kadar saçım kurumuştu, o yüzden kurutmama gerek bile kalmamıştı. Telefonumu da çantama koyduktan sonra çantayı sırtıma taktım ve aşağı indim. Büyükannem ve büyükbabam mutfaktaki işlerini bitirmiş, bahçeye çıkmışlardı bile.

Ayakkabılarımı giyip yanlarına gittim. Ciddi bir şeyler konuşuyor gibiydiler, geldiğimi fark bile etmediler. Ben de konuşmalarını bölmek istemedim ve ahıra girdim. Çiftliğin en büyük atı olan Işık’ın kafasını sevip bisikleti dışarı çıkardım. Büyükannem ve büyükbabam, bisikletin çıkardığı ses yüzünden benim geldiğimi anladılar ve hemen sustular.

“Büyükanne, büyükbaba, ben gidiyorum. Görüşürüz,” dedim bisikleti iterken.

Büyükannem bana döndü ve büyükbabamı dürttü. Büyükbabam elini cebine attı, cüzdanından parayı çıkarıp bana uzattı.

“Büyükbaba, benim param var. Teşekkürler,” dedim.

Büyükbabam bana doğru birkaç adım attı, sonra elimi kendine çekip avucumun içine parayı bıraktı. Bana kocaman gülümsedi, ben de mecburen parayı aldım.

Parayı çantamın küçük cebine koyup bisikletime bindim. Uzun süredir bisiklete binmediğim için endişeliydim ama sürmeyi unutmadığımı fark ettim.

Patikadan giderken yavaşlayıp durdum, çantamı önümdeki sepete koyup içinden kulaklıklarımı aldım. Kulaklığımı kulağıma takıp sürmeye devam ettim.

Alvin’in dükkânına geldiğimde bisikletimi kaldırımın üstüne park ettikten sonra içeri girdim. Dün gördüğüm kadın, elindeki büyük bir hediye paketine küçük küçük kutular koyuyordu. Geldiğimi fark edince hediye paketini alıp arkasındaki rafa koydu.

“Hoş geldin, bileklik için mi geldiniz?” dedi kocaman gülümseyerek.

“Evet, bitti mi acaba?” dedim, ben de gülümseyerek.

“Evet, evet bitti. Hemen getiriyorum,” dedi. Arkasındaki raftan küçük bir kutu alıp bana döndü. “Adınız neydi? Sizi burada ilk defa görüyorum,” dedi, sonra elindeki kutuyu açıp içindeki bilekliği bana gösterdi.

“İsmim Ella Edwards. Kasabaya çocukken gelmiştim, tanımamanız çok normal,” dedim. Şaşkın bir şekilde gözlerini açıp bana baktı.

“Sen Lily’nin kızısın… Ah, nasıl tanımam. Ona çok benziyorsun, annen benim arkadaşımdı,” dedi. Birden durgunlaştı ve sözüne devam etti: “Ölüm haberini alınca çok üzülmüştüm,” dedi, kafasını yere eğerek.

“Evet,” dedim. Ardından merakla, “Sizin isminiz?” diye sordum.

“Doğru ya, ismimi söylemeyi unuttum. Ben Edna.”

“Demek annemin arkadaşı Edna sizsiniz,” diye sessizce kıkırdadım. “Affedersiniz, adınızı Alvin sanmıştım.”

O da kıkırdayarak bana baktı. “Hayır hayır, Alvin annemin adıydı. O ölünce dükkânla ben ilgilenmeye başladım,” dedi gülümseyerek. “Büyükbabalarını ziyarete mi geldin?”

“Hayır, artık büyükbabamlarla yaşayacağım. Dün okula kayıt yaptık büyükannemle.”

“Öyle mi, çok sevindim. Hem bak, benim yeğenlerim de o okulda. Umarım iyi anlaşırsınız.”

Arkamdan kapı açıldı. Bayan Edna birden kocaman gülümseyip bana döndü.

“Bak, Terra da geldi.”

Hemen arkamı çevirdim. Gördüğüm kişi, otobüste yanımda oturan o kızdı. Kız ne olduğunu anlamadan Bayan Edna’ya bakıyordu. Beni tanımamış olmalıydı çünkü bana baktı ve hemen kafasını çevirdi.

“Hala, ne oldu?” dedi kız, ileriye doğru birkaç adım atarak.

Bayan Edna eliyle beni gösterdi. “Bak tatlım, bu Ella. Bayan Holly’nin torunu. Artık onlarla kalacakmış. Aynı okula gideceksiniz, tanışın bakalım.”

Kız göz ucuyla beni süzüp, “Memnun oldum,” dedi sadece. Sonra halasına döndü.

“Neyse hala, ben gidiyorum. Hazırlık yapacağım.”

Bayan Edna, kızın koluna girip onu depo tarafına götürdü. Ciddi bir şeyler konuşuyor gibiydiler. Ben de o sırada temizlenmiş bilekliğime bakıyordum. Biraz sonra Bayan Edna ve Terra yanıma geldiler. Bayan Edna’ya ödemeyi yapıp tam çıkmak üzereydim ki kız bana doğru birkaç adım attı ve elini uzattı. Memnuniyetsizce eline baktım ve yavaşça sıktım.

“El-la,” dedi ismimi heceleyerek. “Düzgün bir şekilde tanışamadık. Ben Terra Allen. Çok iyi anlaşacağımıza eminim,” dedi ve gülümsedi. “Ella, bugün doğum günü partim var. Okuldan beş on kişi orada olacak, sen de gel lütfen,” dedi, gülümsemeye devam ederek.

“Üzgünüm ama kasabada daha üçüncü günüm,” dedim. “Nasıl söylesem… pek alışamadım, kimseyi tanımıyorum. Bu iyi bir fikir mi bilemiyorum,” dedim alçak ve çekingen bir ses tonuyla.

“Ella, erkenden okuldan birkaç kişi tanımış olursun.”

Zar zor gülümsedim ve kafamı sallayıp teklifini reddettim.

“Hadi ama, biz insan yemiyoruz,” dedi kulağıma yaklaşıp fısıldayarak.

“Bekliyorum. 22.30’da orada ol,” diye ekledi; emir verir gibi, baskın bir şekilde.

Yeni yerler ve kalabalık ortamlardan ne kadar rahatsız olsam da uzun süredir kalabalık bir yere gitmiyordum. Belki de bu partiye gitmek bana iyi gelirdi. Bu yüzden teklifini kabul ettim. Hemen ardından telefon numaramı aldı ve dükkândan çıktı. Benim de işim bittikten sonra dükkândan çıktım ve bisikletimin yanında durdum. Telefonumdan konumla etrafta hediye alabileceğim bir yer var mı diye kontrol ettim. “Souvenirs de Tulipe” adlı bir hediyelik eşya dükkânından parfüm aldım. Kasabanın bir kısmını gezip eve döndüm. Çok büyük olduğu için her yeri gezememiştim.

Çiftliğe döndüğümde büyükbabam yoktu. Bu yüzden büyükanneme her şeyi anlatıp duşa girdim.

𝟮𝟮. 𝟬𝟬

Duştan sonra siyah bir etek ve bir bluz giyip dalgalı saçlarımı açık bıraktım. Büyükbabam eve dönmüştü, bu yüzden kasabayı iyi bilmediğim için beni o bırakacaktı. Yüzüme hafif bir makyaj yaptıktan sonra aşağıda beni bekleyen büyükbabamın yanına indim. O sırada büyükannem mutfaktaki baharat rafını düzenliyordu. Ona “görüşürüz” dedikten sonra büyükbabamla birlikte kamyonete bindik. Sebebini bilmediğim bir şekilde büyükbabam çok endişeli görünüyordu; sanki bir şey söylemek istiyor ama bir türlü söyleyemiyormuş gibiydi.

Belki de yanlış anlıyordum, bilemiyordum.

“Ella tatlım, seni Allenlardan saat kaçta almam gerekiyor?” dedi, gözlerini yoldan ayırmadan zar zor gülümseyerek.

“Önemli değil, ben yalnız da gelebilirim büyükbaba,” dedim onu izlerken.

“Olmaz. Gece gece yalnız gelemezsin. Hem hâlâ kasabayı tam bilmiyorsun. Ben gelip seni alacağım, beni araman yeterli.”

“Peki,” demekle yetindim.

Biraz sonra iki katlı, geniş ve yeni bir evin önüne geldik. Büyükbabam hiçbir şey söylemeden kamyonetten indi ve benim inmemi bekledi. Oldukça dalgın görünüyordu, bu yüzden bir şey sormadan ben de indim. Çantamı koluma taktım, avuçlarımda sıkı sıkı tuttuğum telefonumu çantama koydum ve terleyen ellerimi silip büyükbabama döndüm.

“Teşekkür ederim. İçeri kendim gidebilirim. Bir de… kafanı bu kadar yoran şey ne bilmiyorum ama lütfen canını sıkma,” dedim. Büyükbabamın yanağını öptüm ve eve doğru yürüdüm.

Dışarıdan az da olsa müzik sesi geliyordu. Kapıda durup derin bir nefes aldım, sonra zile bastım. O sırada tırnaklarımı çantanın koluna sürtüp duruyordum. Kapı birkaç saniye sonra sonuna kadar açıldı. Kapıyı, sarışın ve benim yaşlarımda bir kız açtı. Ne yapmam gerektiğini bilemeyerek kapıda öylece durdum. Heyecandan ellerimin ve ayaklarımın titrediğini hissedebiliyordum. Birkaç saniye sonra buna mide bulantısı da eklendi.

“İçeri gelsene,” dedi sarışın kız gülümseyerek.Ben de hafifçe gülümsedim ve içeri girdim.

“Çantanı şuraya asabilirsin,” dedi, askıyı göstererek.

“Teşekkürler,” dedim ve etrafı incelemeye başladım. İçeride sadece birkaç kişi vardı. Geri kalan herkes, karşıdaki boydan boya cam kapıdan bahçeye çıkıyordu.

Birkaç saniye sonra çantamı askıya astıktan sonra içeriye geçtim.

Kapıyı açan kız ardımdan gelirken, ahşap parkenin üzerinde yürüdüğü topuklu ayakkabılar takır takır ses çıkarıyordu. O sırada kendi ayaklarıma baktım; onun aksine ben spor ayakkabı ve diz kapağımın altına kadar uzanan beyaz çorap giymiştim.

Yavaş adımlarla cam kapılardan dışarı çıktım. Bahçede beş altı tane kokteyl masası ve gold balonlar vardı. Evin arka tarafında ise büyük bir göl vardı. Boş olan bir masaya geçtim ve etrafı öylece incelemeye başladım. Anlaşılan Terra hâlâ gelmemişti, etrafta görünmüyordu.

On dakika sonra Terra bahçeye geldi. Zümrüt yeşili renginde kısa bir elbise giymiş, saçını sıkıca arkada toplamış ve ışıltılı bir makyaj yapmıştı. Terra herkese selam verdikten sonra, en sondaki masada tek başıma olan beni görüp gülümseyerek bana doğru geldi.

“Gelmişsin. Açıkçası geleceğini düşünmemiştim,” dedi ve elindeki meyve suyundan bir yudum aldı.

“Neden tek başına burada öylece duruyorsun?” diye sordu, bardağı masaya bırakarak.

“Daha önce de söylemiştim, kasabada kimseyi tanımıyorum.”

“Kimseyi tanımaman bir bahane değil. Dans et, bir şeyler iç ya da ne bileyim, sosyalleş.” Ojeyle kaplı uzun tırnaklarıyla alnını sertçe kaşıdı. Birkaç saniye sonra kaşıdığı yer hemen kızardı.

“Denerim,” dedim ve onu orada bırakıp içeri girdim.

Kanepede oturmuş telefonla uğraşan bir kıza, “Tuvalet ne tarafta acaba?” diye sordum.

Kız kafasını telefondan kaldırmadan, cevap vermeye bile tenezzül etmedi; parmağıyla üst kata giden merdivenleri işaret etti. Teşekkür bile etmeden merdivenlerden yukarı çıktım. Üst katta dört kapı vardı; merdivenden çıkınca sağda ve solda birer tane, diğer ikisi ise koridorun sonlarındaydı.

Sağ taraftaki kapıyı açtım. Doğru kapıyı açmıştım. Derin bir nefes verip içeri girdim. Kapıyı kapatıp kilitledim, aynanın karşısına geçip kabaran dalgalı turuncu saçlarımı elimle biraz olsun düzeltmeye çalıştım. Ellerimi göğsüme koyup derin derin nefes alıp verdim. Aşağıdan gelen müzik sesleri ve kalabalık ortam beni o kadar bunaltmıştı ki, bir anlığına bile sessiz ve sakin bir ortamda olmak bana çok iyi gelmişti.

Son zamanlardaki değişiklikleri düşününce epey bunaldığımı fark ettim. Elimden geldiğince buraya, yani kasabaya uyum sağlamaya çalışıyordum ama bazen kendimi yetersiz hissediyordum. Keşke bir anlığına bile olsa görünmez olabilseydim.

Tuvaletten çıktıktan sonra duvarın hemen önünde bana merakla bakan iki yeşil göz görünce irkildim. Karşımda duran simsiyah bir kediydi. Kediye doğru bir adım atıp dizlerimin üzerine çöktüm. Elimi hafifçe uzatıp kafasını sevdim. Koridorun sonundaki odalardan birinden birinin sesini duydum ve ayağa kalktım.

“Mısır, neredesin?”

Koridorun sonunda, benim yaşlarımda, pijamalı bir erkek gördüm. Bir an olsun üzerime alınmıştım ki kedi, çocuğu görür görmez ona doğru koştu. Çocuk kediyi kucağına alıp bana doğru adım atmaya başladı ve meraklı gözlerle önümde durdu.

“Sen kimsin?” dedi, baştan aşağı beni şiş ve uykulu gözlerle süzerek.

“Ben… şey için geldim. Yani Terra beni şey davet etmişti,” dedim, kendimi açıklamaya çalışırken.

“Ella.”

Hemen arkadan Terra’nın sesini duyup arkamı çevirdim. Gülümseyerek yanıma geldi ve elini omzuma attı.

Gülümsemeye devam ederken kafasını eğip bana baktı. Boyu benden uzundu, bu yüzden yüzümü görebilmek için kafasını eğmişti.

“Ella, seni aşağıda göremediğim için endişelendim,” dedi ve karşımda duran çocuğa bakıp konuşmaya devam etti.

“Ne oluyor, Kevin?”

“Onu benim sana sormam gerekiyor. Ne oluyor burada?”

Hiçbir şeyden haberi olmadığı o kadar belliydi ki, şaşkın bakışlarla Terra’yı inceliyordu.

“Doğum günümü kutluyorum, sen de gelsene,” dedi gülümseyerek.

Kevin umursamaz bir şekilde, “Size iyi eğlenceler,” dedi ve odasına gitti.

“O kimdi, Terra?” dedim aşağı inerken.

Terra’nın kolu hâlâ omzumun üstündeydi.

“İkiz kardeşim. Sen onun kusuruna bakma, o biraz değişiktir. Odasından çıkmadığı için beyni küflenmiş,” dedi ve sessizce kıkırdadı.

“İkiz kardeşin olduğuna göre bugün onun da doğum günü, öyle değil mi?”

Söylediğimden rahatsız olmuş olmalıydı, kolunu omzumdan çekti.

“Ah, elbette onun da doğum günü. Neyse Ella, hadi gel; sana okul öncesi birkaç kişiyi tanıtayım.”

Salonda en köşedeki kanepede oturduk ve etrafı incelemeye başladık.

“Bak, şu Edith Floyd. Tam bir gösteriş budalasıdır, dikkat çekmeyi çok sever. Şu anda Marc Hopper ile çıkıyor ama sakın kimseye söyleme, çok kişi bilmiyor,” dedi, girişte bana kapıyı açan sarışın kızı göstererek.

Merakla ben de ona eşlik ettim. Karşı koltukta oturmuş fotoğraf çeken kıvırcık saçlı bir kızı parmağımla hafifçe göstererek sordum.

“Peki ya şu?” dedim alçak bir ses tonuyla.

“Parmağınla gösterme, fiziksel özelliklerini söyle, ben anlarım. Onlarla ilgili konuştuklarımızı anlarlarsa halktan men ediliriz,” dedi.

İstemsizce güldüm.

“Peki,” dedim gülümsemeye devam ederken.

“Neyse, konumuza dönelim. Şu kıvırcık olan Violet Werren. Bir şey olduğunda ilk onun haberi olur. Bir şey öğrenmek istiyorsan ona sor.”

Merakla onu dinlemeye devam ettim.

“Şu gözlüklü kız da Eva Kelly. İyi kızdır, pek tanımıyorum ama bir yanlışını görmedim. Güzel piyano çaldığını söylediler.”

Heyecanla konuşmaya devam etti.

“Biraz da erkekleri tanıtayım. Bak, şu masada oturan dörtlü grup geçen sene okulun basketbol takımı oyuncularıydı. Muhtemelen bu yıl da takımda olurlar.”

Sıkılmış bir şekilde iç çekti.

“Neyse, geri kalanları da başka bir gün anlatırım. Ben biraz dışarıdakilere bakacağım. Sen de gelmek ister misin?” dedi, parmağıyla boydan cam kapıları göstererek.

“Hayır, teşekkür ederim. Ben burada iyiyim,” dedim gülümseyerek.

Terra da anlayışla kafasını salladı ve cam kapıdan bahçeye çıktı.

O bahçeye çıktıktan sonra ben ellerimi göğsümün üzerinde bağlayıp kanepeye yaslandım ve etrafı izlemeye başladım. Etraftaki herkes çok mutluydu; kimisi gülüyor, kimisi fotoğraf çekiyor, kimisi Sohbet ediyor, kimisi ise sesin nereden geldiğini bile anlamadığım müziğe eşlik ediyordu. Ben ise sadece onları izliyordum. Belki de Terra haklıydı; dans etmeli, bir şeyler içmeli ve sosyalleşmeliydim. Ama bunların hiçbiri şu anda içimden gelmiyordu. Tek istediğim eve gidip büyükannemin yanağından kocaman öptükten sonra sarı pijamalarımı giyip biraz resim çizmek ya da kitap okumaktı. Benim hayatım buydu ve hep bu oldu. Kasabaya gelmeden önce de okula gider, okuldan sonra okulun resim odasında resim çizer ya da en yakın kafeden kahve alıp kütüphaneye giderdim. Derslerim matematik dışında bütün derslerde iyiydi, bu yüzden sadece sınav haftası yaklaştığında ders çalışmaya başlardım. Onun dışında yaptığım tek şey, arada resim odasında tanıştığım arkadaşım Leo ile güzel manzaralı yerleri gezmek ve oraların resmini çizmekti. Bu kadardı. Ben buydu(m).

Bir an olsun düşüncelere daldığım için yerdeki halıya bakıyordum, bu yüzden arkamda biri olduğunu fark etmemiştim. Kulağımın dibinde bir nefes sesiyle irkildim.

“Buraya zorla getirildiysen çaktırmadan göz kırp.” dedi alayla kulağımın dibindeki kişi. Omzumun üzerinden kim olduğunu anlamak için kafamı çevirdim. Sarışın, mavi gözlü, benim yaşlarımda bir erkek otuz iki diş sırıtarak beni izliyordu. Kaşlarımı çatarak ne dediğine anlam vermeye çalıştım.

“Anlamadım.” dedim ciddi bir şekilde. Kaşlarım hâlâ çatıktı. Karşımdaki erkeğin bir anda gülümsemesi soldu. Yerine endişeli ve şaşkın bir ifadeyle bana bakmaya başladı.

“Şey… yani sen kimseyle konuşmayıp öylece oturunca ben… şey… konuşmak istedim. Yani şaka yaptım.” dedi kendini açıklamaya çalışarak. Yüzündeki endişeyi görünce bir an gereksiz bir tepki mi verdim diye düşündüm.

“Üzgünüm, bir an dalmışım.” dedim gülümseyerek. Gülümsediğimi görünce rahatlamıştı; yüzündeki endişe kayboldu. Ensesini sıvazladı ve kanepeye yanıma oturdu.

“Ben Dean Black.” dedi. Terlemiş elini önce pantolonuna sildi, sonra bana uzattı. Uzattığı eli sıktım ve ona gülümsedim.

“Ben de Ella, Ella Edwards. Tanıştığıma memnun oldum.” dedim.

“Aslında ben seni tanıyorum. Komşuyuz, evinizin yanındaki bordo evde yaşıyorum.” dedi parmaklarını çıtlatırken.

“Öyle mi? Bilmiyordum.” dedim. Terlediğim için bileğimdeki tokayı alıp uzun saçlarımı yukarıda topuz yaptım.

Biraz sonra Terra etrafında bir kalabalıkla bizim yanımıza geldi. Pasta üflemek için geldiklerini sandım ama ortada ne pasta ne de mum vardı.

“Evet arkadaşlar, hikâye zamanı. Hadi herkes buraya gelsin, sonra da pasta üfleyeceğim.” dedi yüksek sesle.

Herkes kanepelerin olduğu yere toplandı ve oturdu. Ayakta kalanlar ise yemek masasının yanından getirdikleri sandalyelere oturdu. Ayakta sadece Terra kalmıştı; o da Dean ile benim arama oturdu.

Salonda on üç kişiydik. İçlerinden biri heyecanla konuşmaya başlayacaktı ki Terra onu kesti.

“Arkadaşlar, herkes bildiği hikâyeleri anlatmadan önce… aramızda birbirini tanımayanlar olabilir. Bu yüzden herkes hikâyesini anlatmadan önce ismini söylerse daha iyi olur.”

Terra’nın “gösteriş budalası” diye bahsettiği Edith Floyd alaycı bir ifadeyle, dudaklarını gererek konuşmaya başladı:

“Daha neler, Terra. Kasabada birbirini tanımayan mı var?”

Yine tanıdık bir yüz olan Violet Werren, Terra’nın tabiriyle her şeyi bilen kız, eliyle beni göstererek konuşmaya başladı:

“Elbette var. Ella Edwards, on yedi yaşında. Kasabaya iki gün önce geldi. En sevdiği renk sarı, kitap okumayı seviyor, resim çiziyor. İlginç… Sürekli müzik dinliyor ama en sevdiği müziği bulamadım.” dedi, rapor verir gibi.

Şaşkın gözlerle sadece onu izledim. Hepsini doğru bilmişti ama merak ettiğim şey, bu kadar şeyi nasıl ve nereden bulduğuydu.

"Bunları nereden öğrendin?” dedim kısık bir sesle, şüpheli gözlerle onu incelerken.

“Normalde söylemezdim ama neyse, söyleyeyim. Sosyal medyadan buldum. Öne çıkarılanlarından on yedi yaş doğum günü pastanı, çizdiğin resimleri, bir de okuduğun kitapları gördüm. En sevdiğin renk ise apaçık ortadaydı: sarı ayakkabı, sarı bisiklet ve tabii kitaplarda beğendiğin sözlerin fotoğrafını çekerken arkadan görünen sarı pijama takımın. Bunlar yeterli oldu.” dedi, yorulmuş gibi iç çekerken.

“Yok artık…” dedim, kimsenin duyamayacağı bir ses tonuyla fısıldayarak.

Sağ tarafımdaki koltukta oturan, koyu kahverengi saçlı ve kafası eğik bir çocuk beni duymuş olacak ki kıkırdayarak, “Bu daha ne ki, peri kızı.” dedi, sadece benim duyabileceğim bir sesle. Sonra kafasını kaldırdı. Mavi, yıldız gibi parlayan gözleriyle birkaç saniye gözlerimin içine baktı. Ardından bakışlarımı halıya çevirdim.

“Neyse, konuyu dağıtmayın. İsteyenler hikâye anlatsın, sonra pasta üfleyeceğim.” dedi Terra, azarlamakla kızmak arasında bir ses tonuyla.

Hemen yanımda oturan Dean konuşmaya başladı:

“Peki, ilk önce ben başlayayım. Aslında bu pek bir hikâye değil, sadece kasabada anlatılan bir olay. Biliyorsunuz ki kasabada büyük bir cezaevi var. Birçok mahkûm kasaba dışından buraya getiriliyor. Bundan yirmi ya da yirmi beş yıl önce cezaevinden üç mahkûmun kaçtığını söylüyorlar. Kaçtıktan sonra kasabanın sonundaki ahşap evde yaşlı bir çifti katledip, kaçamayacaklarını anlayınca kendilerini öldürdüklerini duydum. Kimileri ise ölmediklerini, şu anda kasabada, içimizde yaşadıklarını söylüyor. Belki de şu anda aramızdalar.”

Kalabalığın içinden biri, “Saçmalama Dean, böyle bir şey olmuş olsaydı başkaları da duyardı.” dedi.

Kendimi tutamayıp konuşmaya başladım:

“Hem diyelim ki doğru, ölmediler. Yirmi, yirmi beş yıl önce cezaevinden kaçtıklarına göre on sekiz yaşından büyük olmamalılar. Diyelim ki reşit olur olmaz suç işleyip cezaevine girdiler. Eğer yaşıyorlarsa otuz sekiz ya da kırk üç yaşında olmalılar. Tabii bu bir ihtimal, daha büyük de olabilirler. Nasıl aramızda olabilirler ki? Aramızdaki en büyük kişi on dokuz yaşında.” dedim, ellerimi göğsümün üzerinde bağlayarak.

Kalabalığın içinde, Terra’nın bahsettiği gözlüklü kız Eva Kelly konuştu:

“Evet, Ella doğru söylüyor. Aramızda olma ihtimalleri yüzde sıfır. Tabii yüz değiştirme ameliyatı olmadılarsa.” dedi ciddi bir ses tonuyla.

Violet merakla Eva’ya döndü:

“Eva, senin ağabeyin şerif yardımcısı değil mi? Böyle bir şey duydun mu?”

Eva alaycı bir sesle, “Violet, benim ağabeyim bu yıl şerif yardımcılığına başladı. Hem emin ol, böyle bir şey olsaydı benden önce sen öğrenirdin, değil mi?” dedi.

Sessizce kıkırdadım.

Terra iç çekerek ayağa kalktı.

“Tamam, yeter bu kadar. Saat gece yarısına yaklaşıyor. Pasta üfleyeceğim.” dedi, kısa elbisesini aşağı doğru çekiştirirken.Diğerleri masal anlatmaya devam ederken, ben ve Terra mutfaktan pastayı getirmeye gittik. Doğum günü pastasını ve mumları alıp salonda yemek masasının üzerine bıraktım. Terra da arkamdan tabakları, bıçağı ve bardakları getirdi. Herkes aldığı hediyeleri salonda kanepenin önündeki sehpaya bıraktı. Terra, saat gece yarısı olduğunda pastasını üfledi ve fotoğraf çekti. Parti bittikten sonra yavaş yavaş herkes evlerine gitmeye başlamıştı. Ben de Terra’ya etrafı toplamada yardım ettikten sonra eve gitmek için hazırlandım.

Büyükbabam bugün oldukça dalgın görünüyordu. Saat de epey geç olmuştu, bu yüzden onu rahatsız etmemek için çiftliğe tek başıma dönmek istiyordum. Aklıma bir anda Dean’in anlattıkları gelmişti. Ne kadar saçma olduğunu düşünsem de böyle bir şey olmasından ürkmüştüm.

“Ella, istersen ben seni eve bırakabilirim.” dedi Terra, kapının önünde beni geçirirken.

“Hayır, teşekkür ederim. Öğrendim sayılır.” dedim yalan söyleyerek. Kasabaya geleli sadece iki gün olmuştu.

“Peki öyleyse, iyi geceler.” dedi Terra kapıyı kapatırken.

Arkamı çevirip bahçeden çıkmak üzereydim ki kapının tekrar arkamdan açıldığını duydum. Arkamı çevirdiğimde gördüğüm kişi Terra’nın ikiz kardeşi Kevin’dı. Yine soğuk yüz ifadesiyle yanıma geldi.

“İyi akşamlar.” dedim. Üzerimde yorgun bir aptallık vardı; saat neredeyse bire geliyordu ama ben hâlâ iyi akşamlar demiştim.

“İyi geceler.” dedi soğuk ve ciddi bir şekilde. “Ben seni eve bırakırım, hadi gidelim.”

Ellerini eşofmanının cebine koydu ve bahçenin kapısından, ona yetişebilmem için yavaşça yürüyerek çıktı. Ben de bu durumda itiraz etmedim. Hava epey geç olmuştu, ayrıca eve nasıl gideceğimi de bilmiyordum. Büyük adımlar atarak ona yetişmeye çalıştım. Hiç konuşmadan yan yana yürüdük. Ara sıra derin bir iç çekiyordu ama hiç konuşmuyordu. Eve varmak üzereyken kendimi tutamayıp konuşmaya başladım.

“Doğum günün kutlu olsun.” dedim hafifçe tebessüm ederek.

Bunu söylediğimde yolun ortasında durdu ve bana şaşkın şaşkın baktı. Ağzını açtı, bir şey söylemek istedi ama sustu ve tekrar yürümeye başladı. Ben de yürümeye devam ettim ve arkasından ona baktım.

Çiftliğe vardığımızda bahçenin kapısının önünde durdu ve gülümsemeye çalıştı.

“Teşekkür ederim.” dedi. Ceset gibi beyaz olan yüzü şimdi domates gibi kıpkırmızıydı.

“Şey, önemli değil. Asıl ben teşekkür ederim, beni eve bıraktığın için.” dedim. Topladığım saçımın önünden çıkan iki tutamı yüzümden çektim.

Birbirimize iyi geceler dedikten sonra ben eve geçtim. Büyükbabam yemek masasının başında oturmuş kahve içiyordu. Büyükannem ise kırmızı ip ile bir şey örüyordu. İkisi de beni gördüklerinde hemen aceleyle ayağa kalktılar. Onlara Kevin’in beni bıraktığını ve partiyi anlattım. Birkaç dakika konuştuktan sonra kendimi çok yorgun hissettiğim için odama çıktım.

Hemen hızlıca bir duş aldım. Pijamalarımı giydim ve tıpkı partide hayal kurduğum gibi valizimin içinden çizim defterimi çıkardım. Biraz çizim yaptıktan sonra yorganın altına girdim ve gözlerimi yumdum. Tam uykuya dalacaktım ki yastığın altındaki telefonum titredi. Elimi yastığın altına uzatıp telefonu aldım. Ekranını açtığımda ışığı bir an gözümü kör edecek sandım. Sosyal medyadan bildirim gelmişti. Bildirime bastım.

𝗗𝗲𝗮𝗻_𝗯𝗹𝗮𝗰𝗸.𝟮𝟮𝟮 size takip isteği gönderdi.​

Bölüm sonu

8 yorum

  • Ayaya devamını hemen okumak istiyorum ama çook uykum geldi. Umarım yarım devam edeceğimm şimdiden eline sağlık🌸

    1Yanıt
  • Kitabın atmosferi çok garip hissettirdi ama güzel bi gariplik

    1Yanıt
  • Bi tık uzun gibi yinede karakterlerin hoşuma gitti keşke daha önce okusaydımm☺️

    1Yanıt
  • Büyük anne ve büyük baba çok tatlış canlandı aklımda

    1Yanıt
  • Anlatım dilin boğucu değil ama çok detay verion sanki 😭😭

    1Yanıt
  • Anlatım dilin çook akıcı ama detaylarda çok boğulmuşsun gibi geldi ama yinede güzell

    1Yanıt