“düşman” için sonuçlar
Arama sonuçları
DÜŞMANDAN AŞKA
Alara
Ünlü bir voleybol oyuncusu olan Simge kendine yeni bir eğitmen arıyor...
DÜŞMAN AŞİRET
Okyanus
Ahu henüz 7 aylıkken Baybars aşireti tarafından Hazem aşireti tarafından zorla Aras Hazem ile beşik kertmesi yapılır.. Sebebi ise Ahunun dayısı Tuğkan Baybars Hazem aşiretinden Aslı Hazemi Kaçırıp onunla düşman ailelerin izni olmadan aşiretten uzağa şehire taşınmalarıdır bunun yüzünden kurban olarak Ahu seçilir..
Düşman AŞKı
Eylül Elçin
Merhaba ben Eylül 21 yaşındayım… Bu kitapta iki düşmanının çocukları birbirine tutulur başta kızımız erkeği istemez ama ona karşı boş değildir hadi kitabıma geçelim
Düşman başına
Aynur
Gözlerden uzak kalplere yakın
İki düşman iki aşk
Su_01
İki düşman ailenin çocukları birbirine aşık olursa? Düşmanlıktan aşka;) İki tarafta hem asi hemde kıskanç Peki nasıl bir kitap olucak? Eeee ne demiş atalarımız Düşmanlıkla kalkan aşkla oturur Şey gerçeğini boşverin sadece dediğime odaklanın tamam mı?! Şimdiden iyi okumalar🫶🏻🤍
Abimin Düşmanı
eylül
"
DÜŞMAN AŞIKLAR
Azra
...
~{DÜŞMAN AŞIKLAR}~
Elara 🐋💦
Amelia Mindy anakarakterdir. Amelia normal bir hayat sürdüğünü sanarken aslında ne kadar derin bir aşk kuyusuna düştüğünün farkında değil. Bu normal bir aşk değil çünkü sevdiği kişi Düşmanı... William Lood. Bu karşılıklı aşkın iki ucuda iki düşmanı bağlıyor. 💫İYİ OKUMALAR!💫
Tanrıların Kadim Düşmanı
varayın_kölesiyim
Tanrılar tarafından sonsuz hiçliğe hapsedilen Kogres mühürlenmesinden on binlerce yıl sonra soylu bir ailenin çocuğu olarak yeniden doğar. Kogres amacını gerçekleştirebilmek için önceki hayatından çok daha güçlü olmak zorundadır, bunun için güçlenmek için önünde uzun bir yol vardır...
Kara günün Düşmanı
Defne
Yaklaşıyorlar Geliyor Yıl Ay Hafta gün saat dakika saniye takip ediyorum Hayır!!!!! Kan ve ölümü tatmak isteyen kim varsa hepsi ölecek Kara günün Düşmanı
Dikenli Kalbin Düşmanı
Kbr
Eşim ve en yakın arkadaşımdan kazık yemiştim bu da yetmemişti Üstüne ananem ölmüştü,ananem'in tek torunu bendim bu da otelini benim sahip olmamı gerektiriyordu,annem trafik kazasından 5 yaşımdayken ölmüştü,babam beni küçükken başka bir kadına tercih etmişti.Ananemle büyümüştüm ve ona bağlanmıştım, zamanla hayatıma ezgi ve sümeyye girmişti,ikisiylede çok yakın arkadaştım,sonra eşim girdi hayatıma onunla bir kafede kitap okurken karşılaşmıştım. "Bende Stefan Zweig severim " donakalmıştım bu adamda kim demiştim. "Sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim ben kitap okumayı çok severim Sizin de okuduğunuzu görünce,kesinlikle tanımalıyım dedim ben serdar" "Bende meryem'' Eşimle tanışmamızdan sonra sık sık görüşüyorduk 1 ay sonra sevgili oluvermiştik Eşimin beni aldattığını öğrendiğim gün birinin bana peçete uzattığını gördüm bu bizim oteli almak isteyen adamdı.
DENİZ DÜNYA’YA DÜŞMAN
A.A
Kendimiz olmak için daha kaç kişi olmamız gerekiyor?
✨DÜŞMAN'DAN AŞKA
Black_white✨
"Karanlık sırlar, beklenmedik dostluklar ve unutulmaz bir macera... Bu hikaye, sınırları zorlayan karakterleri ve sürükleyici olaylarıyla sizi içine çekecek. Hazır mısınız?"
Karanliğin içindeki düşman
Deleted account
İki yabancı. Aynı okul. Bitmeyen bir düşmanlık. Lina Aras, karanlığın içinde yaşamayı öğrenmiş genç bir kızdır. Görme engeli onun için bir zayıflık değil, insanların onu küçümsemesine izin vermediği bir gerçektir. Kaan Demir ise okulun kimsenin yaklaşmaya cesaret edemediği çocuğudur. Soğuk, öfkeli ve herkesten uzak... İlk karşılaşmaları bir savaşın başlangıcı olur. Lina, Kaan'dan nefret eder. Kaan ise Lina'nın varlığına bile tahammül edemez. Okulda karşı karşıya gelirler, okul dışında bile yolları kesişir. Her tartışma, her karşılaşma ve her yeni sır onları birbirlerine biraz daha yaklaştırırken ikisi de bunun farkında değildir. Çünkü bazı düşmanlıkların arkasında yalnızca nefret yoktur. Ve bazı sırlar ortaya çıktığında, hiçbir şey eskisi gibi kalmaz. Peki ya insan, en çok nefret ettiği kişiye güvenmek zorunda kalırsa? Karanlığın İçindeki Düşman — Bir düşmanlıkla başlayan, sırlarla büyüyen ve hiç beklenmedik bir şeye dönüşen bir hikâye.
Düşman Çatısı Altında
Şevval
Üç yıl önce anne ve babamı bir trafik kazasında kaybettim. Geriye yalnızca ben ve ablam kalmıştı. Ancak ablam, yıllardır düşman olduğumuz ailenin en büyük oğluna aşık olup onunla evlenince hayatım bir kez daha değişti. O ailenin çatısı altına girdiğimizde istenmediğimizi anlamam uzun sürmedi. Özellikle eniştemin kardeşi, geçmişin acılarını ve öfkesini benim üzerimden çıkarmaya kararlıydı. Kendimi, bana ait olmayan bir düşmanlığın tam ortasında bulmuştum.
Hyunlix-düşmandan aşka
Dasylazysxz
Lee Yongbok normal bir hayat yaşayan normal bir Lise öğrencisidir dersleri iyi arkadaş çevresi küçük ama mutludur sanaldan tanıştığı bir çocukla yavaştan arkadaşlık kurmaya başlar zaman ilerledikçe akılında sadece bir tane soru vardı bu çocuk kimdi?...
Düşmana Dokunmak Maske
Hilal-lalacheirs
Düşmanını tanımak kolaydır. Asıl zor olan, ona güvenmektir. Açelya, iki yıl önce arkasında bıraktığı teşkilata geri dönmek zorunda kaldığında, tek bir amacı vardı: Gerçeği bulmak. Yıllar önce kaybolan ailesiyle bağlantılı olduğuna inandığı Kor adlı örgütün içine sızacak, öğrendiği her şeyi GK'ya aktaracak ve geçmişinin üzerindeki perdeyi kaldıracaktı. Ta ki karşısına Atlas çıkana kadar. Atlas, Açelya'nın soruşturmasının yalnızca bir parçası mıydı? Yoksa sakladığı gerçekler, Açelya'nın yıllardır aradığı cevapların ta kendisi miydi? Birbirlerinden şüphe eden iki insan. Saklanan kimlikler. Verilen emirler. Ve asla kurulmamış olması gereken bir bağ... Çünkü bazı insanlara yaklaşmak, gerçeğe yaklaşmaktan çok daha tehlikelidir. Ve Açelya'nın öğrenmesi gereken tek bir şey vardı... Düşmanına dokunduğunda, elini geri çekebilecek misin?
DÜŞMAN 'DAN AŞKA
Elif Yıldırım
Düşman 'dan aşka okul da zorbalık clup te işe sonsuz aşk
2 DÜŞMAN MAFYA
EylülSu
KİM-MİN-JAE OFİSİNİ GELİŞTİRİRKEN DİĞER KARAKTERİMİZ PARK-Tİ-HOO TEMBELLİK YAPMAKTADIR. KİM-MİN-JAE ARTIK ÇOK GELİŞMİŞTİR. PARK-Tİ-HOO TABİKİDE KİM-MİN-JAEYE MUSALLAT OLACAKTIR
Sadece iki liseli mi yoksa iki düşman mı?
Meryem
Elif adında bir mafyanın kız çocuğu okulun ilk günü liseye başlıyor ve her şey yolunda gider taki düşmanının çocuğunu görene kadar. ( elif 17 yaşında 1.66 boyunda esmer güzeli bir kız derslerinde oldukça başarılı herkese kolay güvenmeyen ama sıcak kanlı biri) Çocuğun ismi alperen .Babası mafya ve elifin babasıyla düşmanlar. Alperen genellikle babasının işleriyle ilgilenmez oda elifin düşman kızı olduğunu bilmiyor. ( Alperen 18 yaşında 1.82 boyunda,akyaz tenli , basketbolcu enerjik ve neşeli bir genç) Ek olarak alperenin annesi hayatını kaybetti babasıyla iyi anlaşır elif ise mutlu bir ailede yaşar ve bunların arkadaşları : Elifin: Defne Eylül Cansu Alperenin: Ali Eymen Miraç Ömer
İki düşman mafya ve yeni aile
Gülfem Gökçe
İki düşman mafya aşka dığru gider ama inci bebekken karışmıştır yeni hayatına alışabilicekmi ve ailesine mafya olduğunu söylicek mi yoksa saklıcakmı
Düşmanım ol, aşkım kal
mira’
Mia ve Leon… Biri kurallara bağlı, soğuk ve ölümcül bir suikastçı. Diğeri vurdumduymaz, sivri dilli, kaosun vücut bulmuş hâli. Yolları kesiştiğinde birbirlerinden nefret ediyorlardı. Ama aynı görevin içine atıldıklarında, nefretlerini bir kenara bırakmak zorunda kaldılar. Ve bu yeterince kötü değilmiş gibi, görevin başarısı için artık karı-koca rolü yapmaları gerekiyor. Aynı evde kalmak? Aynı yatakta uyumak? Ve en kötüsü… aşık gibi davranmak? Mia’nın her cümlesi bir tehdit, Leon’un her cevabı ayrı bir bela. Ama laf sokmaların arasında bir şey daha var: çekim. Ve bu çekim, yastık savaşlarını… çok daha tehlikeli bir şeye dönüştürecek.
KARADENIZ ESİNTİSİ (DÜŞMANDAN AŞKA)
Libelune
Bulutlar buralarda gökyüzünün değil, toprağın malıdır. Kendimi bildim bileli Rize’nin bu dik, dumanlı yamaçlarında nefes alırım. Adım Suzan. Bu dağların çayı gibi sert, toprağı gibi inatçı bir kızım. Saçlarım Karadeniz’in hırçın dalgaları gibi darmadağın, ellerim ise daha kendimi keşfetmeden toprağın kokusuyla nasır tutmuş ellerdir. Biz buralarda acıyı da neşeyi de saklamayı bilmeyiz; her şey gökyüzü gibi aniden dökülür içimizden.
Düşmanım aşkım olmuş(kezbansu)
Kezbansuuu💅🏽💅🏽👍🏿👍🏿
Yeni bir kız grubu mu?ama bekle erkeklerde mi var?ağağağğağağağaa
Şah ve Mat'ın Son Piyonu
Esila
Büyük bir servete sahip olan Güvenç Kraliyeti'nin kızı Asya Vera Güvenç 24 yaşında bir genç kızdır. Fakat Asya'nın bilmediği bişey vardır oda Düşman oldukları Barbaros Kraliyeti'nin En genç ve yakışıklı çocuğunun Kerem Atlas Barbaros ile küçükken yakın arkadaş olduklarıdır...
Parmaklıkların Arasında
Edanur tatlı
Evde adeta yarı hapis yaşayan ve aile problemleri yaşayan Anna Katerina bir gün okul balosunda Emir Altın ile tanışır. Emir sırf Anna’yı daha yakından görebilmek için onun evinde işe başlar fakat Emir’in ilk iş günü Anna’nın kardeşine suikast kurulur. “Belkide hayatımız parmaklıkların arasında ama sen yeni fark ediyorsun”
SAHİPSİZ KALPLER MEZARLIĞI
gecenin karanlığında, ikimizden başka hiç kimse yoktu. Nefes alıp verişlerimiz, birbirine karışıyor , onun teninin kokusunu her rüzgar estiğinde daha net bir şekilde soluya biliyordum. Zehir yeşili gözlerini tehlikeli bir şekilde kısıp, yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Boğuk bir fısıltıyla "zehir." dedi. Etli koyu renk dudakları tekrar aralandı, ılık nefesini yüzüme doğru üfleyip, başladığı cümleyi tamamladı. "BURASI SAHİPSİZ KALPLER MEZARLIĞI, KALBİ OLAN KİMSE BURADA BARINAMAZ".
DÜŞMANDAN AŞKA
Nevra akça
Okul birincisi olan Ece ve Ayaz birbirlerine ne kadar nefret duysalar da bu nefret gittikçe bir sevgiye dönüşür.
Hayallerden öte
Minel☆
Defne nerden bilebilirdi ki kuzeni tarafından çağrıldığı bir müzik festivalinde bütün yazını değiştirecek biriyle tanışacağını? Defne, yaza gireli daha yeni 1 hafta olmuşken kuzeni Sena tarafından bir müzik festivaline çağırılır. Müziği hayatının merkezine koymuş olan Defne bu teklifi sıcak karşılamıştır. Fakat oraya gittinde bütün yazını değiştirecek biriyle tanışacağından habersizdir. İlk karşılaşmalarında Defne çocuğa sinir olur fakat daha sonra tesadüfler dolu bir tanışma sayesinde ikisininde kanı birbirlerine karşı ısınmıştır. Birbirleriyle kaynaşmaya başlayan çiftin kaynaşması yavaşça hoşlantıya dönüşmektedir.
NEYE BAKARSAN ONU GÖRÜRSÜN “SERZENİŞ”
ecen
Kalpler bağlandığında araya kıyamet girse ne olur ki? Bir tarafın bağı onu bulana kadar hayatta kalması gerekirken.. diğer taraf savaşmak zorunda, zamana meydan okumak zorunda.. Fedakarlık ancak başka bir fedakarlıkla iyileştirilir ancak bu bir döngüdür.. Hislerini kaybetmedi.. unuttu.. bağı onu bulacak.. bağı ona çağı tekrar başlattıracak.. Kan bükücü iyileşecek ve iyileştirecek ancak bağı onun için onun acımasızlığıyla savaşmalı.. iki taraf başarabilecek mi? * Çağ kapandı.. Seni bulacaklar.. Seni arayacaklar.. Sana hatırlatacaklar.. Soğuk seni diri tutacak.. Soğuk seni sarıp sarmalayacak.. Leda dönecek.. Leda dönecek.. Bağın seninle.. korkma gelecek.. korkma hissediyor.. korkma hissedeceksin.. korkma seninleyiz.. korkma beraberiz..
KUKLA (+18)
Serra Ada
Özgürlük adına paralı asker olmak için yetiştirilmiş ölümcül bir silahtı ve hiç kimse o saf güzelliğinin ve zerafetinin altında sahtekar bir katil olduğunu tahmin edememişti. Lena. Kendi hakkında insanlara verebildiği tek bilgi buydu. Bu hikayedeki tüm karakter ve olaylar kurgudur ve tüm hakları saklıdır. İçerdiği cinsellik ve şiddet içerikli kavramlar nedeni ile rahatsız olabilecek kişilerin okuması tavsiye edilmez
HAZAR
Z
Bize yılan demişlerdi, kendilerine akrep, bu şehre ise örümcekler şehri. Pholcidae örümcekleri diğer böcekleri yakalar ve yerdi. Biz bu şehrin yılanları, onlar ise akrepleriydi. "Bu dört kişiyi ne pahasına olursa olsun kaybetmeyeceğim." dedi Efe. Hepimizin gözlerine kararlı bir şekilde baktı. "Kaybetme sırası artık sadece onların olacak. Duydunuz mu?" Zihim karıştı, her yer dağıldı. Gözlerimin önüne tek bir not düştü. "İyi olan kazansın!" -Scorpiones
Sislerin Ardından : Denizin Lordu
Nabaa Albadrani
Herkesin içindeki savaşı kazanması dileğiyle Olaylar apetra adındaki kız etrafında dönüyor ve bu kızımız 6 yaşında bulundu ve bir korsan okuluna gönderildi çok çalışır ama başarsız olunca bir korsan tarafından alınıp eğitilir ve bir aşçı olarak başladığı serüveni korsan yardımcısı kaptanı olarak bitirir ve bir lokanta açar ve mutlu bir şekilde çalışır taki Alex adında biri ona iş teklif edene kadar ama bilmediği bir şey vardır oda Apetra’ nın güven sorununu ve kurnazlığıdır
- Yangın -
İpek Dursun
Ünlü dedektif Yağız Durmuş, iş çıkışı arkadaşı ve aynı zamanda ortağı olan Emre Ayan'ın evinin yandığını görür, ünlü bir dedektif olduğu için düşmanı çoktur, bu işin peşine düşecektir, hastanede tanıştığı Marin Sözcü ona yardım eder... -🔥- "Sensizliği sadece bir gün hissettim. 05.32'ydi saat. Kabul edemedim. Gerçeği reddettim, senin ölebileceğini reddettim."
Diriliş
Esma
Ölülerin dirilebileceği bir evren, onların kraliçesi olmak için asırlar öncesinden seçilen ben, diriltmem gereken halkım ve bunun için yardımına ihtiyacım olan iskelet kral... İskelet kraldan yardım almamı sağlayacak olan ayinin zamanı gelmişti. 23. yaş günüme günler kalmışken hazırlığımı haftalar öncesinden yapmıştım. Asırlar önce halkımı ve kralımı yeryüzünden silen tüm ırklardan intikam zamanı gelmişti. Geçmişteki hatalar yüzünden kadınların erkeklerden üstün olduğu bu evrende, artık tüm taşlar benim elimdeydi.
ÖMRÜN 'HAY AKSİ'LERİ
0543***:Video Bak, ben yara gibiyim Gönlünde bi' yara gibiyim Nalan, sal beni gideyim Ömründe bi' kara meleğim Nalan Ben yara gibiyim Gönlündeki yarayı kapat N'olur sal beni gideyim Ömründe bi' kara meleğim Nalan 0543***:Yenge bu şarkıyı sana yazdı. 0543***:Valla yeter artık Nalan Nalan diye geziyor evin içinde. 0543***:Rüyalarım artık Nalan'dan ibaret. 0543***:Bi salın artık bizi be! 0543***:Artık varya beynim karıncalanıyor. Sınava giriyorum kafamda 'kim kimin hayatında kara melektir?' diye okuyorum soruları. 0543***:Artık beynimi nasıl ele geçirdiyse. 0543***:Tabi abim sana yazdığımı bilmiyor. Öğrenince muhtemelen test kitaplarım bir yerlerime giriyor olacak. Çünkü onlara ne kadar değer verdiğimi biliyor. 0543***:Bunu söylemesem de olurdu. 0543***:Ama yabancı değilsin sonuçta, yengemsin.
Lanetli Ay
Rümeysa
On sekiz yaşına yeni girmiş Linda Carter. Yetimhanede büyüyen Linda yağmurlu bir günde yetimhaneyi terk etmek zorunda kalmıştı. Nereye gideceğini kara kara düşünen genç kızın aklına önceden tuttuğu Cotswolds Kasabasında olan küçük eve gitmeyi tercih eder ve yola koyulur. Linda, Cotswolds Kasabasında onu bekleyen aşk, yeni dostlar ve yeni düşmanlarını bilmeden otobüsün camından hızlıca geçen ağaçları izliyordu. Yaşantısından çok fazla acı çeken Linda Cotswolds Kasabasına giderek kendine yeni bir sayfa açmak istiyordu ama daha çok acı çekeceğini bilmiyordu.
Barışın 9 Masumu
Cemre
ÖNEMLİ Değinmek istediğim birkaç konu var. Lütfen okuyun daha sonrasında bu niye yok, yazar niye böyle yaptın, gibi şeyler sormayın. İlk öncelikle cinsellik kesinlikle olmayacak. İkincisi, bir bölümde bir defa ya da belki hiç küfür geçmeyecek. Siz belki küfür edersiniz ama karakterlerim küfür etmeyecek. Böyle kararları neden aldığıma gelecek olursak şöyle açıklayayım: bunlara karşı değilim, zaten küfür ve cinsellik hayatın bi parçası olmuş durumda. Fakat kitaplarda karakterlerin sürekli küfür etmesi veya cinsel ilişkiye girmesi hoş değil. Sonuçta bu bir roman, yani bir yerde edebiyat ve Türk edebiyatının bu yöne gitmesini hiç istemem. Bu kadardı, keyifli okumalar...
Kara gün düşmanı bölüm 2 kara Bulut ☁
Defne
Vanessa Bence gelmeden gidelim havada bozdu Umrumdamı onu bulmadan gitmem gitmeye niyetimden yok ztn Amaa Vanessa ben neden geldımı zaten Nonna istersen git sen geldin Anne! Ne yapıyorsun kurcalama cidden birşey yok Nonna ne sakladığını biliyormusun offf Müdür Emmanın gerçek kimliğini öğreneceksin Jack...
Düşmanlığın ötesinde
Nur
Düşmanlığında olduğu tutkulu bir aşk hikayesi
ÖMRÜN 'HAY AKSİ'LERİ
0543***:Video Bak, ben yara gibiyim Gönlünde bi' yara gibiyim Nalan, sal beni gideyim Ömründe bi' kara meleğim Nalan Ben yara gibiyim Gönlündeki yarayı kapat N'olur sal beni gideyim Ömründe bi' kara meleğim Nalan 0543***:Yenge bu şarkıyı sana yazdı. 0543***:Valla yeter artık Nalan Nalan diye geziyor evin içinde. 0543***:Rüyalarım artık Nalan'dan ibaret. 0543***:Bi salın artık bizi be! 0543***:Artık varya beynim karıncalanıyor. Sınava giriyorum kafamda 'kim kimin hayatında kara melektir?' diye okuyorum soruları. 0543***:Artık beynimi nasıl ele geçirdiyse. 0543***:Tabi abim sana yazdığımı bilmiyor. Öğrenince muhtemelen test kitaplarım bir yerlerime giriyor olacak. Çünkü onlara ne kadar değer verdiğimi biliyor. 0543***:Bunu söylemesem de olurdu. 0543***:Ama yabancı değilsin sonuçta, yengemsin.
ÖMRÜN 'HAY AKSİ'LERİ
0543***:Video Bak, ben yara gibiyim Gönlünde bi' yara gibiyim Nalan, sal beni gideyim Ömründe bi' kara meleğim Nalan Ben yara gibiyim Gönlündeki yarayı kapat N'olur sal beni gideyim Ömründe bi' kara meleğim Nalan 0543***:Yenge bu şarkıyı sana yazdı. 0543***:Valla yeter artık Nalan Nalan diye geziyor evin içinde. 0543***:Rüyalarım artık Nalan'dan ibaret. 0543***:Bi salın artık bizi be! 0543***:Artık varya beynim karıncalanıyor. Sınava giriyorum kafamda 'kim kimin hayatında kara melektir?' diye okuyorum soruları. 0543***:Artık beynimi nasıl ele geçirdiyse. 0543***:Tabi abim sana yazdığımı bilmiyor. Öğrenince muhtemelen test kitaplarım bir yerlerime giriyor olacak. Çünkü onlara ne kadar değer verdiğimi biliyor. 0543***:Bunu söylemesem de olurdu. 0543***:Ama yabancı değilsin sonuçta, yengemsin.
Hasmım
Hilal Akgül
"Unutma Lale bugünü unutma bugünden sonra ne ölün ölüme ne ölüm ölüne!"dedi ve bana doğru bir adım daha attı. "Bundan sonra hasmımsın hasmımızsın."gözlerimden akan bir iki damla yaşı sildiğimde karşısında dimdik durdum ve bende tekrarladım. "Hasmımsın hasmımızsın."
Düşman Liseler
Güllüzar
.
Gökyüzünden Fısıltı
Feyza
"Eğer senden ne kadar uzak olduğumu merak edersen, sadece gökyüzüne bak. Kendi yıldızınla benimkinin arasında ne kadar uzaklık varsa o kadar birbirimizden uzağızdır."Kızın yüzünde mutlulukla çiçekler açtı; sonrasındaysa her biri hüzünle soldu. "Peki ya senin yıldızını göremiycek kadar benden uzakta olursan, o zaman nolucak Damie?" Adam hiç tereddüt etmeden cevap verdi."Asla senden o kadar uzaklaşmam Freya..."
Düşman
Selin
Kasveti en az kendisi kadar büyük uçurumdan düşen kadın, kendini karamsar adamın kanlı ellerinde bulmuştur. Kanlı eller, yeni kurbanına kavuştuğu gibi parmaklarını ince boğaza sarmaya, beyaz teni morartmaya başlamıştır. Miras diye ortaya atılan bir iddia, hem ilk hem de son yalandır. Bu yalan, yaprak gibi savrulan yorgun ve kırık bedenin en büyük kalp ağrısıdır. Savaşçı ruhun silahını tutan duygusuz adam, ruhu silmeye meyillidir. lakin zehirden doğan beden onu etkisi altına alacaktır. *** “Kalemi gerçekçi bir şekilde elime almamı sağlayan kardeşime, kalem elimden toprağa kaydığında onu temizleyip bana veren Merve’me…” DÜŞMAN “SOĞUK BAKIŞLAR” Baktığı yeri donduracak kadar vahşi gözlerini etrafta gezdirdi. Avını gözetliyordu, bulduğunda yakasını asla bırakmayacaktı. Aldığı her nefes, ciğerlerini yakıyordu içten içe. Bu duygudan sadece ama sadece aç olan intikam duygusunu beslediğinde kurtulacaktı. Aradığını bulduğu gibi sırtı gerildi. Yaslandığı deri koltuktan çıkan rahatsızlık verici ses, gürültü yüzünden duyulmuyordu bile ama o, bundan dahi rahatsız oluyordu. En ufak aykırı, beklenmeyen ses, savunmaya geçmesine neden oluyordu. Her şeyi önceden tahmin edip, tepkisini ona göre hesaplardı, ters düşen bir durum olduğunda ise kılıcını kuşanırdı. Kadın olamayacak kadar küçük genç kızı gördüğünde ne yapacağını çoktan hesaplamıştı. Her bir hareketini ezberleyecek, ona göre oynayacaktı adam. Lakin daha ilk andan belliydi planlarının karışacağı. Düşünmediği kadar sakin görünüyordu genç kız. Hatta asla ummadığı bir güzelliğe sahipti, ürkmüş bir ceylan gibi etrafa bakmasına rağmen. Soluk ruhu parlamak istercesine direniyordu, fakat kızın o ruhu kilitlediği belliydi gözlerinden. Genç kızı izlemeye başladı, kâğıt kalem çıkarmasa da not alıyordu aklına. Not almasa bile, donuk, mavi gözler unutulacak gibi değildi. Rahatsız olmuştu kız, etrafına bakındı ama adamı görmedi. Buzdan soğuk, kalemden keskin bakışların sahibini bulamamasına rağmen, varlığını ruhunda hissetmeye başlamıştı. Kız, siparişini getirdiği sarışın adamın üzerine gözlerini bile değdirmedi. Arkadaşlarına rezil olduğunu ve küçük bir kız tarafından bile umursanmadığını düşündü. Buna sinirlenmişti. Karşılık olarak ayaklanıp kızı sıkıca tuttu, çoğu kişinin yüzünü buruşturacak bir iğrençlikle kızı öpmeye çalıştı. Ve istediğini aldı. Mide bulandırıcı sırıtışını yüzüne ekleyip yerine geri otururken, arkadaşlarına bakarak göğsünü germiş, gereksiz gururunu kabartmıştı. Kız ise donuk bakıyordu, sanki bu bakışlar ruhuna işlemiş ve genel tepkisi olmuştu. Adam, pençeleriyle onu kendine doğru çekmek, kimsenin ona zarar veremeyeceğini, en büyük zararı sadece onun vereceğini haykırmak istedi. Ama yapmadı. Ona biraz daha zaman tanıyacaktı. Kendini kandırıyordu. Zamana ihtiyacı olan, ta kendisiydi adamın! Kendini bile koruyamamışken, başka birini korumayı düşünmemeliydi bile! Siparişini almak için önüne gelen kadını hışımla ittirerek, gözlerinin önündeki görüntüyü izlemeye devam etti. Kadının veya şaşkınlıkla ona bakan birkaç insanın ne düşündüğü gerçekten de umurunda değildi. O hissizdi, anlayamazdı başkalarının duygularını. Hareketleri sadece zarar vermekten ibaretti ve bir tek o an hissederdi. Zevk alırdı başkalarının acısından; tek olmadığını tekrar ve tekrar kendine hatırlatıyordu. Kızı, ceketini alıp dışarı çıkana kadar izlemeye devam etti. Ardından, kasvetle dolup taşan bedenini saklama gereği duymadan kızın ardından ilerledi. Bilerek uzak duruyordu, fakat genç kız onu fark edemeyecek kadar dikkatsizdi. Anlaşılan o ki, düşüncelere dalmıştı. Ne de olsa bugün onun doğum günüydü ve küçük bir kızdı, aklının bir karış havada olması, beklenmeyecek bir şey değildi. Adam uzun zamandır duygu barındırmayan dudaklarını aralayarak soğuk, rüzgârlı havayı içine çekti. Bedeni daha fazlasını istiyordu, daha fazla soğuğa ihtiyaç duyuyordu. Bir anlığına rahatlayarak gülmek istedi ama o kadar uzun süredir gülmemişti ki, nasıl yapılacağı aklına gelmiyordu. Kızın ince bedeninde gezdirdi gözlerini, sonuna kadar dayanabilecek miydi ona yapacaklarına? Sorusunu kendine sorduğu an aklına geldi; o, dayanmıştı. Bilmese bile dayanmayı öğrenmişti. Kız mutsuzdu. Onu bekleyenlerden haberi olsa, en başından buna hiç bulaşmamak isterdi. Mutsuz halinde kalmayı ilk tercih olarak kullanırdı. Ne yazık ki onun elinde değildi, adamın elinde de olmamıştı. Her şey boştu, anlamsızdı ve sadece düz bir çizgiden ibaretti adam için. Duyguları tek tek koparılmıştı. Hayatı gözlerinin önünde mahvedilmiş ve her anısının bir bir yok oluşu adama izlettirilmişti. Darbelerin görünmeyen izleri vardı teninde. Bataklıktan kendi çıkmış, bunu başardığında ise tamamen değişmişti. Kaybedecek hiçbir şeyi yoktu ama kazanacak birçok şeyi vardı. Acımayacaktı, kimse ona acımamıştı çünkü. Genç kızın ruhuna kalıcı imzalar atacak, intikamını alacaktı. Hayattaki tek gayesi buydu artık, kimse onu durduramazdı… Kendisi dışında. 1. BÖLÜM “MİRAS” Adımlarımı sıklaştırarak bir an önce yenilemem gereken ceketime sıkı sıkı sarıldım. Kafamı yerden kaldırmıyor, beni izleyen gözleri es geçmeye çalışıyordum. Üzerimdeki huzursuzluğun, kendini birdenbire bu denli boğucu bir şekilde göstermiş olması ürkmemi sağlıyordu. Başımı yere eğerek, sağ elimle cebimdeki bir miktar parayı kontrol ettim. Bugün maaşımı almıştım; geçen ay olduğu gibi bu parayı da kaptırmak istemiyordum. Zaten sessiz sokaklarda yürümek yerine bu kadar kalabalık bir yolda yürümemin sebebi buydu ya! Biri koluma çarpınca geriye doğru sendeledim. Çarpan adam, elindeki çantayı kaldırdı ve sinire bulanmış kelimelerini bana söylerken, çantasını sebepsizce sallamaya başladı. “Yürürken kafanı kaldır ve önüne bak, genç hanım!” Yıllar önce neşesini kaybetmiş olan gözlerimi adamın koyu renk gözlerine diktim. Donuk bakışlarım hiç kimsenin hoşuna gitmezdi. “Bakmazsam ne olur koca adam?” Ağzını şaşkınlıkla araladı ama konuşmadı, onu onaylayıp yoluma devam etmemi bekliyordu. Bir hışımla arkasını dönerek yürümeye başladı. Acelesi olduğu, adımlarından, ikide bir kontrol ettiği saatinden ve fır fır dönen gözlerinden belliydi. Derin bir nefes alarak omuzlarımı silktim. Böyleleri, hem suçlu hem güçlü lafının ete kemiğe bürünmüş hali oluyordu. Havanın kararmak üzere olduğunu fark ettiğimde yutkundum; her ne kadar ay ışığının az olan enerjisini sevsem de, geceler hiç tekin değildi. Adımlarım, adım olmaktan çıktı ve kimsesizler yurduna doğru koşmaya başladım. Evim, güzel evim! Bu düşünceme burukça gülümsedim. On yedi senelik hayatımın iki senesini geçirdiğim yeri ev olarak nitelendirmek saçmaydı, anlamsızdı. Benim iki yıldır, ev diyebileceğim, başımı sokup saklanabileceğim bir yerim yoktu. Tek başımaydım, kelimenin tam anlamıyla kimsesizdim. Sadece annem ve babam değil, bütün ailem ölmüştü, daha doğrusu öldürülmüştü. Polisler, en önemlisi ise doktorlar, ailemin eceliyle öldüğünü söylüyordu fakat hepsi altı ay içerisinde ölebilir miydi? Bu nasıl bir eceldi? Tanıdık demir kapıyı gördüğümde güldüm, içten gelmeyen, göstermelik bir gülüş… Ağlamayacağıma yemin etmeseydim, bu kapıyı her gördüğümde ağlardım. Bu kapı, benim acınası bir halde olduğumun simgesiydi; en azından düşüncelerim bundan ibaretti ve bunun yüzüme vurulması beni boğuyordu. Burayı sevmesem de burada güvende olduğumu biliyordum. Kime karşı güvendeydim peki, uzun zamandır beni tanıyan kimse yoktu. Nasıl bir yere sığındığımı bile bilmiyordum, Jale Hanım dışında tanıdığım kimse yoktu, herhangi bir arkadaşım veya merhabalaştığım birine sahip değildim. Daha düğmeye basmadan kapı açıldı ve yurdun müdiresi Jale Hanım, arkasındaki çalışanlarla beraber karşımda belirdi. “İyi akşamlar,” dedim, cansız sesimle. Bugün herkesin acelesi vardı ve bu insanlar bana denk geliyordu. “Vaktimiz yok,” diye mırıldandı. Gözleri bende değil, yoldaydı. Bana demediğini düşünerek yanından geçmeye çalıştım ama ince bedeniyle önümü kapamayı başarmıştı. Benimle konuştuğunu fark ettiğimde, “Anlamadım?” dedim, şaşkınlıkla. “Vaktiniz mi yok?” Arkamdaki arabanın sesini duyduğumda kafamı çevirdim; bir taksiyle karşılaştım. Jale Hanım’ın arkasında çalışanlar, ellerindeki bavulları ve sırt çantasını aceleyle taksiye yerleştirdi. Jale Hanım, “Ah tatlım!” diyerek avucunu alnına bastırdı. Etrafımdaki koşuşturmadan sıkılmış bir şekilde dişlerimin arasından konuştum. “İzin verirseniz içeri geçeceğim Jale Hanım.” “Ah, hayır hayır.” Elini omzuma koydu, bakışlarım ojeli eline kaydığında devam etti. “Gitmen lazım bir tanem, her şey sana açıklanacak ama açıklayacak kişi ben olmayacağım.” Omzumdaki elini ittirdim. “Açıklanacak şey ne Jale Hanım? Bir sorun mu var?” Kafasını iki yana sallayarak beni, taksiye doğru iteledi. “Hayır, bir sorun yok. Sana her şeyi anlatacaklar Ecre’cim.” Kafam karışmıştı. Birdenbire nereden çıkmıştı bu saçmalık! Odama dönüp her zamanki müziklerimle idare edip, odamdaki duvara birkaç cümle karalamam lazımdı benim! “Ama ben…” “Hadi bin,” diyerek kapıyı açtı. Kadının vazgeçmeyeceği belliydi. “İşim ne olacak? Peki ya buradaki arkadaşlarım? Okulum?” diye gereksiz, hatta var olmayan sebepler ileri sürdüm. Derin bir nefes aldı. “İşine son verildi, ayrıca patronunun verdiği telefonu geri almalıyım. Burada hiç arkadaşın olmadığını ve son iki aydır okula gitmediğini biliyorum. Ecre, git… Günder Yurdu’ndaki yaşamına son verildi.” Şaşkın bir şekilde patronumun bana verdiği ama kullanmadığım telefonu Jale Hanım’a uzattım ve arabaya bindim. Ayrıca bu kadın, endişeli olmak yerine neden sevinçliydi? Yapmacık bir ‘gideceğine üzülüyorum’ bakışı vardı yüzünde. İticiydi. Gülümsedi, ifadesinden mahvolduğum anlaşılıyordu. “Kuzenin sana her şeyi anlatacak.” “Kuzenim mi?” diye sorduğumda kapı çoktan kapanmıştı. Araba hareket ettiğinde taksicinin dikkatini çekmek için sesimi yükselttim. “Hey!” Taksicinin aynadan bana baktığını fark ettiğimde, “Nereye gidiyoruz?” diye sordum. Son bir kez daha Günder Kimsesizler Yurdu’nun büyük, şekilli yazılarla süslenmiş tabelasına baktım. Kaşlarını çattı. “Soykır Malikânesi’ne.” “Orası neresi?” diye sorduktan sonra yutkundum. Benim soyadıma sahip bir malikâne mi vardı? “Benimle kafa mı buluyorsun küçük kız?” İrkildim. Ne kadar da kabaydı! Dışarıyı izlemeye başladığımda korku tüm bedenimi kapladı ve boğazımı sıkmaya başladı. Kasılmalarım başlamamalıydı. Derin bir nefes aldım ve camı açtım. Sanki yüzüme çarpan, sarsıcı rüzgârı hissetmezsem ölecekmişim gibi hissediyordum. “Sen iyi misin? Ölmeni istemem,” diyen kaba taksiciyi umursamadım. Manyak herifin tekiydi! Sakinleştiğimde burnuma dolan çiçek kokusunu fark ettim ama birden hepsi kayboldu. Etraftaki çiçekler şaşılacak hızla yok olmaya başlamıştı; dikenli çalılar ormanı sarmıştı. Hey bir dakika! Ne ormanı? “Neredeyiz?” diye sorduğumda, bu sefer de taksici beni umursamadı. Sanırım ‘Soykır Malikânesi’ diyerek her şeyi cevapladığını sanıyordu. Kocaman duvarın sardığı kale gibi bir yere gelmiştik. İçerisini, etraftaki duvar yüzünden göremiyordum ama nedense ‘Güzel ve Çirkin’deki sarayı anımsamıştım. Ah, bu çizgi filme bayılırdım! Aslında ben… Çizgi film izlemeyi bırakmalıydım… Çizgi film izleyince gerçekle hayali karıştırıyordum. Yüzlerce sorunumdan biri buydu. Diğerleri ise… İnsanların yüzüne uzun süre gözümü bile kırpmadan bakardım, bazı anlarda vücudum kilitlenirdi ve hareket edemezdim, birkaç ay öncesine kadar hayali bir arkadaşım vardı, psikologlarımdan birini boğmaya çalışmıştım, işim gereği umursamayı hobi haline getirmiştim ve daha nicesi… Eskiden böyle değildim. Annemi ve babamı yatak odasında ölü halde bulduğumda başlamıştı bütün bunlar. Hiçbir yerlerinde yara izi yoktu, kan yoktu ve aynı anda öldüklerini düşünmezsen, ecelleriyle öldüğüne inanmak kolaydı… Kolaydı fakat ağızlarındaki beyaz köpüğü görmüştüm. Üzüntüm ve yıkılmışlığım babamı çok sevdiğimden değildi ama on beş yaşındaydım ve yapayalnız kalmıştım. “Hayatta mısın?” Düşüncelerimden sıyrılıp dünyaya geri döndüğümde, saçma sorunun sahibi olan taksiciye baktım. “Evet?” Gözlerini devirdi. “İyi o zaman geldik, in.” Sinirle kapıyı açtım ve yaşımın getirdiği ruh halini gözler önüne sererek kapıyı hızla kapattım. “Edepsiz gençler,” diye mırıldanarak bagajı açtı. Kendisi mükemmel bir insandı, yetişkindi ya, lütfen! Sırt çantamı sırtıma taktım ve iki tane bavulumun birini sağ, birini sol elime alarak kapıya döndüm. Görünürde kimse yoktu, taksici de indiğim gibi gitmişti. Bavulun sapını daha sıkı kavradım. Bavulun içi kıyafet değil, kitap doluydu; bavulu karıştırmasam da buna emindim, çünkü kıyafetten çok kitabım vardı. Ah, kitaplar… Mutlu sonlar, masum ve saf kızlar, mükemmel erkekler, kötü başlayıp güzelleşen hayatlar… Her zaman bunlara imrenirdim. Hiçbir zaman masum ve saf bir kız olmadım, mükemmel bir erkek arkadaşım olmadı; sadece… mutsuz ve sonu asla mutlu olmayacak bir hayatım oldu. Bavulun birini yere bıraktım ve büyük kapıyı tıklattım. Elim acıyınca geri çekildim. Kapı, büyük bir gürültüyle açıldığında, kulaklıklı ve takım elbiseli adamlarla karşılaştım. Kendimi, başbakanın evini ziyaret etmiş gibi hissediyordum. “Kimi aramıştınız?” Kaba sese karşılık ince sesimle, “Bilmiyorum…” diye mırıldandım. Ardından aptallığıma küfrettim. “Yani… Beni buraya gönderdiler, bir isim vermediler. Ben, Ecre Soykır.” Soyadımı taşıyan bir malikânede tanımadığım insanlar yaşıyordu, ayrıca doğru yere gelip gelmediğimi de bilmiyordum! Adamların ilgi odağı bir anlığına ben oldum, ardından da içlerinden biri elimdeki bavulları aldı ve kocaman malikâneye yürümeye başladı. Büyük kapının önündeki verandaya çıktım. Evin kapısından bile, insanı nefessiz bırakacak bir hava yayılıyordu. Hızlı adımlarla ona yetiştiğimde kapı açıldı. Yaşlı, tatlı bir kadın kapıyı açtı. “Hoş geldiniz, Ecre Hanım.” Adımı nereden bildiğini sormadım. Beni bekleyen şeyler vardı bu evde, bunu hissedebiliyordum. Ve benim dışımda herkes, neler olacağından haberdar gibiydi. Yine tek kalmıştım. Kadın, eteklerini toplayarak yürümeye başladı. “Buyurun.” Her bir adımda, evin büyüklüğüne ve bu kadar büyük olmasına rağmen boşluk hissi vermesine daha da çok şaşırıyordum. Uzun bir koridoru yürürken, hizmetçi kadın bana doğru yaklaştı ve fısıldadı. “Size bir seçenek sunulmadı, biliyorum ama… Buraya gelmemeliydiniz.” “Efendi…” Kelimemin sonunu getirememiştim. Dışarıya açılan kapının yakınında salon vardı. Kapısı içeri girmem için beni davet ediyordu. Kapıda bulunan işlemeler, bir sarmaşık misali bedenimi buraya bağlayacakmış gibi görünüyordu. Bakışlarımı içeriye çevirdim merakla. Ve onu gördüm. Gömleği kırışmış, kravatı ise gevşetilmişti. İş yorgunu olduğu belliydi fakat bunu gösteren tek şey kıyafetleriydi. Bedeni, hiçbir adamda görmediğim kadar dinçti. Kuvvetliydi ve somut denebilecek bir güç yayıyordu. Kumral saçları, kıyafetlerine karşın dağınık değildi. Düzgündü, periler saçlarına özenle dokunmuştu sanki. Ama emindim ki, bu saçlar kendine dokundurtmazdı. Sadece sahibine izin verirlerdi. Yüz hatları ise sert ve ciddiydi. Griye çalan buz mavisi gözleri, tehlikenin çok yakında olduğunu bağırıyordu. Soğuk, esrarengizdi… Bu renk, bu adama has bir renkti. Karanlık, korkutucu, yalancı fakat güzel ve masum bir renk. Hatta adam, tehlikenin beden bulmuş hali olmalıydı. Deri koltuktan kalktı, birkaç adımda bana yaklaştı. Boyu uzun olduğu için, adımların amacına ulaşması kolay oluyordu. Her hareketi korkutucu bir çekiciliğe sahipti. Bakışlarımın, gözlerini bulması o kadar zor oluyordu ki… Gözlerimi kapatma isteği uyanıyordu içimde, hiç olmadığı kadar ürkmüştü bedenim. Omzumda asılı olan çantayı daha da sıkı tuttum; sanki düşmemek için tek kurtuluşum çantanın sapına daha sıkı sarılmakmış gibi. Dolgun dudaklarını araladı ve alaylı bir sesle konuştu. Bu alayı onu düşürmek yerine yükseltmişti. Sesi kalın değildi, bir erkeğe göre mükemmel bir tona sahipti. Adam, gözümde gittikçe büyüyor ve gizeme bürünüyordu. “Ecre Soykır, sonunda tanışabildik.” Düşüncelerim bağırıyordu buradan uzaklaşmam için. ‘Kaç’ diyordu, itekliyordu. ‘Kaçabildiğin kadar uzağa kaç ve asla arkana bakma.’ Kendini tanıtmak istediğini belli ederek eliyle kendini gösterdi. Sanki cümlesinden kimin kim olduğunu anlamayacakmışım gibi. “Ben, Uzay Soykır.” Düşüncelerim, sandalyesinden kalktı ve başını iki yana salladı. Ellerini beline koydu ve onu dinlemediğim için, adamın soğuğunun beni ele geçirmesini zevkle izleyeceğini söyledi. “Soykır?” dedim hiçbir şey anlamadığımı ifade edercesine, sesimi bulmam uzun sürmüştü. “Evet. Amcanın oğluyum.” Eliyle oturmamı işaret etti. Yutkunarak ilerledim, yavaş hareketlerle kocaman koltuğa sindim. Bu sessiz ortamda, ani bir hareket yaparsam tüm eşyaların bana bağıracağını, azarlayacağını düşünüyordum. “Üvey oğluyum.” Dudaklarımı kanatırcasına ısırarak kafamı salladım. Gözlerimi kaçırdım çünkü gözlerine baktığımda nedensizce korkuyordum. Mırıltıyla konuştum, sesimi bulamıyordum çünkü. “Mirasımı alıp gidebilir miyim?” Kaşlarını kaldırdı, alaylı bir ses tonuyla “Miras, alınıp gidilebilecek kadar küçük değil,” dedi. Ürkekçe gözlerine baktım ve o devam etti. “Ev, holding, araba… Bunları alıp gidemezsin. Çünkü hem taşıyamazsın hem de yarısı bana ait.” Çocukça bir şaşkınlıkla ona baktım. “Ne yapacağım peki?” Kendinden emin ve emredercesine, “Burada kalacaksın,” dedi. Yutkundum, bütün gücümü toplayarak ayağa kalktım. “Üzgünüm ama burada kalamam.” İlk adımımı atmıştım ki elini kolumda hissettim. Parmakları, kolumu sıkmıyordu ama canım gereğinden çok daha fazla acıyordu. Anlamakta zorluk çektiğim çok şey vardı ve geri çekilmek istiyordum. Gerilmiştim, tüm kaslarımın gevşemek için mırıldandığını duyar gibiydim. “Kalmana meraklı değilim, küçük.” Sesi soğuk ve kısıktı. Yine de benim sesime karşın, küçük düşürücü bir gücü vardı kelimelerinin. “Sevgili dedenin şartı böyle.” Bileğimin bir karış yukarısını saran parmaklarına baktım, soğuklardı. “Şart mı?” Sabır dilenircesine nefes aldı. “On yedine bastığında bu malikâneye gelecek ve evlenene kadar burada, benimle kalacaksın. Mirasa tamamıyla sahip olmanın tek şartı bu
Düşman
Selin
Kasveti en az kendisi kadar büyük uçurumdan düşen kadın, kendini karamsar adamın kanlı ellerinde bulmuştur. Kanlı eller, yeni kurbanına kavuştuğu gibi parmaklarını ince boğaza sarmaya, beyaz teni morartmaya başlamıştır. Miras diye ortaya atılan bir iddia, hem ilk hem de son yalandır. Bu yalan, yaprak gibi savrulan yorgun ve kırık bedenin en büyük kalp ağrısıdır. Savaşçı ruhun silahını tutan duygusuz adam, ruhu silmeye meyillidir. lakin zehirden doğan beden onu etkisi altına alacaktır. *** “Kalemi gerçekçi bir şekilde elime almamı sağlayan kardeşime, kalem elimden toprağa kaydığında onu temizleyip bana veren Merve’me…” DÜŞMAN “SOĞUK BAKIŞLAR” Baktığı yeri donduracak kadar vahşi gözlerini etrafta gezdirdi. Avını gözetliyordu, bulduğunda yakasını asla bırakmayacaktı. Aldığı her nefes, ciğerlerini yakıyordu içten içe. Bu duygudan sadece ama sadece aç olan intikam duygusunu beslediğinde kurtulacaktı. Aradığını bulduğu gibi sırtı gerildi. Yaslandığı deri koltuktan çıkan rahatsızlık verici ses, gürültü yüzünden duyulmuyordu bile ama o, bundan dahi rahatsız oluyordu. En ufak aykırı, beklenmeyen ses, savunmaya geçmesine neden oluyordu. Her şeyi önceden tahmin edip, tepkisini ona göre hesaplardı, ters düşen bir durum olduğunda ise kılıcını kuşanırdı. Kadın olamayacak kadar küçük genç kızı gördüğünde ne yapacağını çoktan hesaplamıştı. Her bir hareketini ezberleyecek, ona göre oynayacaktı adam. Lakin daha ilk andan belliydi planlarının karışacağı. Düşünmediği kadar sakin görünüyordu genç kız. Hatta asla ummadığı bir güzelliğe sahipti, ürkmüş bir ceylan gibi etrafa bakmasına rağmen. Soluk ruhu parlamak istercesine direniyordu, fakat kızın o ruhu kilitlediği belliydi gözlerinden. Genç kızı izlemeye başladı, kâğıt kalem çıkarmasa da not alıyordu aklına. Not almasa bile, donuk, mavi gözler unutulacak gibi değildi. Rahatsız olmuştu kız, etrafına bakındı ama adamı görmedi. Buzdan soğuk, kalemden keskin bakışların sahibini bulamamasına rağmen, varlığını ruhunda hissetmeye başlamıştı. Kız, siparişini getirdiği sarışın adamın üzerine gözlerini bile değdirmedi. Arkadaşlarına rezil olduğunu ve küçük bir kız tarafından bile umursanmadığını düşündü. Buna sinirlenmişti. Karşılık olarak ayaklanıp kızı sıkıca tuttu, çoğu kişinin yüzünü buruşturacak bir iğrençlikle kızı öpmeye çalıştı. Ve istediğini aldı. Mide bulandırıcı sırıtışını yüzüne ekleyip yerine geri otururken, arkadaşlarına bakarak göğsünü germiş, gereksiz gururunu kabartmıştı. Kız ise donuk bakıyordu, sanki bu bakışlar ruhuna işlemiş ve genel tepkisi olmuştu. Adam, pençeleriyle onu kendine doğru çekmek, kimsenin ona zarar veremeyeceğini, en büyük zararı sadece onun vereceğini haykırmak istedi. Ama yapmadı. Ona biraz daha zaman tanıyacaktı. Kendini kandırıyordu. Zamana ihtiyacı olan, ta kendisiydi adamın! Kendini bile koruyamamışken, başka birini korumayı düşünmemeliydi bile! Siparişini almak için önüne gelen kadını hışımla ittirerek, gözlerinin önündeki görüntüyü izlemeye devam etti. Kadının veya şaşkınlıkla ona bakan birkaç insanın ne düşündüğü gerçekten de umurunda değildi. O hissizdi, anlayamazdı başkalarının duygularını. Hareketleri sadece zarar vermekten ibaretti ve bir tek o an hissederdi. Zevk alırdı başkalarının acısından; tek olmadığını tekrar ve tekrar kendine hatırlatıyordu. Kızı, ceketini alıp dışarı çıkana kadar izlemeye devam etti. Ardından, kasvetle dolup taşan bedenini saklama gereği duymadan kızın ardından ilerledi. Bilerek uzak duruyordu, fakat genç kız onu fark edemeyecek kadar dikkatsizdi. Anlaşılan o ki, düşüncelere dalmıştı. Ne de olsa bugün onun doğum günüydü ve küçük bir kızdı, aklının bir karış havada olması, beklenmeyecek bir şey değildi. Adam uzun zamandır duygu barındırmayan dudaklarını aralayarak soğuk, rüzgârlı havayı içine çekti. Bedeni daha fazlasını istiyordu, daha fazla soğuğa ihtiyaç duyuyordu. Bir anlığına rahatlayarak gülmek istedi ama o kadar uzun süredir gülmemişti ki, nasıl yapılacağı aklına gelmiyordu. Kızın ince bedeninde gezdirdi gözlerini, sonuna kadar dayanabilecek miydi ona yapacaklarına? Sorusunu kendine sorduğu an aklına geldi; o, dayanmıştı. Bilmese bile dayanmayı öğrenmişti. Kız mutsuzdu. Onu bekleyenlerden haberi olsa, en başından buna hiç bulaşmamak isterdi. Mutsuz halinde kalmayı ilk tercih olarak kullanırdı. Ne yazık ki onun elinde değildi, adamın elinde de olmamıştı. Her şey boştu, anlamsızdı ve sadece düz bir çizgiden ibaretti adam için. Duyguları tek tek koparılmıştı. Hayatı gözlerinin önünde mahvedilmiş ve her anısının bir bir yok oluşu adama izlettirilmişti. Darbelerin görünmeyen izleri vardı teninde. Bataklıktan kendi çıkmış, bunu başardığında ise tamamen değişmişti. Kaybedecek hiçbir şeyi yoktu ama kazanacak birçok şeyi vardı. Acımayacaktı, kimse ona acımamıştı çünkü. Genç kızın ruhuna kalıcı imzalar atacak, intikamını alacaktı. Hayattaki tek gayesi buydu artık, kimse onu durduramazdı… Kendisi dışında. 1. BÖLÜM “MİRAS” Adımlarımı sıklaştırarak bir an önce yenilemem gereken ceketime sıkı sıkı sarıldım. Kafamı yerden kaldırmıyor, beni izleyen gözleri es geçmeye çalışıyordum. Üzerimdeki huzursuzluğun, kendini birdenbire bu denli boğucu bir şekilde göstermiş olması ürkmemi sağlıyordu. Başımı yere eğerek, sağ elimle cebimdeki bir miktar parayı kontrol ettim. Bugün maaşımı almıştım; geçen ay olduğu gibi bu parayı da kaptırmak istemiyordum. Zaten sessiz sokaklarda yürümek yerine bu kadar kalabalık bir yolda yürümemin sebebi buydu ya! Biri koluma çarpınca geriye doğru sendeledim. Çarpan adam, elindeki çantayı kaldırdı ve sinire bulanmış kelimelerini bana söylerken, çantasını sebepsizce sallamaya başladı. “Yürürken kafanı kaldır ve önüne bak, genç hanım!” Yıllar önce neşesini kaybetmiş olan gözlerimi adamın koyu renk gözlerine diktim. Donuk bakışlarım hiç kimsenin hoşuna gitmezdi. “Bakmazsam ne olur koca adam?” Ağzını şaşkınlıkla araladı ama konuşmadı, onu onaylayıp yoluma devam etmemi bekliyordu. Bir hışımla arkasını dönerek yürümeye başladı. Acelesi olduğu, adımlarından, ikide bir kontrol ettiği saatinden ve fır fır dönen gözlerinden belliydi. Derin bir nefes alarak omuzlarımı silktim. Böyleleri, hem suçlu hem güçlü lafının ete kemiğe bürünmüş hali oluyordu. Havanın kararmak üzere olduğunu fark ettiğimde yutkundum; her ne kadar ay ışığının az olan enerjisini sevsem de, geceler hiç tekin değildi. Adımlarım, adım olmaktan çıktı ve kimsesizler yurduna doğru koşmaya başladım. Evim, güzel evim! Bu düşünceme burukça gülümsedim. On yedi senelik hayatımın iki senesini geçirdiğim yeri ev olarak nitelendirmek saçmaydı, anlamsızdı. Benim iki yıldır, ev diyebileceğim, başımı sokup saklanabileceğim bir yerim yoktu. Tek başımaydım, kelimenin tam anlamıyla kimsesizdim. Sadece annem ve babam değil, bütün ailem ölmüştü, daha doğrusu öldürülmüştü. Polisler, en önemlisi ise doktorlar, ailemin eceliyle öldüğünü söylüyordu fakat hepsi altı ay içerisinde ölebilir miydi? Bu nasıl bir eceldi? Tanıdık demir kapıyı gördüğümde güldüm, içten gelmeyen, göstermelik bir gülüş… Ağlamayacağıma yemin etmeseydim, bu kapıyı her gördüğümde ağlardım. Bu kapı, benim acınası bir halde olduğumun simgesiydi; en azından düşüncelerim bundan ibaretti ve bunun yüzüme vurulması beni boğuyordu. Burayı sevmesem de burada güvende olduğumu biliyordum. Kime karşı güvendeydim peki, uzun zamandır beni tanıyan kimse yoktu. Nasıl bir yere sığındığımı bile bilmiyordum, Jale Hanım dışında tanıdığım kimse yoktu, herhangi bir arkadaşım veya merhabalaştığım birine sahip değildim. Daha düğmeye basmadan kapı açıldı ve yurdun müdiresi Jale Hanım, arkasındaki çalışanlarla beraber karşımda belirdi. “İyi akşamlar,” dedim, cansız sesimle. Bugün herkesin acelesi vardı ve bu insanlar bana denk geliyordu. “Vaktimiz yok,” diye mırıldandı. Gözleri bende değil, yoldaydı. Bana demediğini düşünerek yanından geçmeye çalıştım ama ince bedeniyle önümü kapamayı başarmıştı. Benimle konuştuğunu fark ettiğimde, “Anlamadım?” dedim, şaşkınlıkla. “Vaktiniz mi yok?” Arkamdaki arabanın sesini duyduğumda kafamı çevirdim; bir taksiyle karşılaştım. Jale Hanım’ın arkasında çalışanlar, ellerindeki bavulları ve sırt çantasını aceleyle taksiye yerleştirdi. Jale Hanım, “Ah tatlım!” diyerek avucunu alnına bastırdı. Etrafımdaki koşuşturmadan sıkılmış bir şekilde dişlerimin arasından konuştum. “İzin verirseniz içeri geçeceğim Jale Hanım.” “Ah, hayır hayır.” Elini omzuma koydu, bakışlarım ojeli eline kaydığında devam etti. “Gitmen lazım bir tanem, her şey sana açıklanacak ama açıklayacak kişi ben olmayacağım.” Omzumdaki elini ittirdim. “Açıklanacak şey ne Jale Hanım? Bir sorun mu var?” Kafasını iki yana sallayarak beni, taksiye doğru iteledi. “Hayır, bir sorun yok. Sana her şeyi anlatacaklar Ecre’cim.” Kafam karışmıştı. Birdenbire nereden çıkmıştı bu saçmalık! Odama dönüp her zamanki müziklerimle idare edip, odamdaki duvara birkaç cümle karalamam lazımdı benim! “Ama ben…” “Hadi bin,” diyerek kapıyı açtı. Kadının vazgeçmeyeceği belliydi. “İşim ne olacak? Peki ya buradaki arkadaşlarım? Okulum?” diye gereksiz, hatta var olmayan sebepler ileri sürdüm. Derin bir nefes aldı. “İşine son verildi, ayrıca patronunun verdiği telefonu geri almalıyım. Burada hiç arkadaşın olmadığını ve son iki aydır okula gitmediğini biliyorum. Ecre, git… Günder Yurdu’ndaki yaşamına son verildi.” Şaşkın bir şekilde patronumun bana verdiği ama kullanmadığım telefonu Jale Hanım’a uzattım ve arabaya bindim. Ayrıca bu kadın, endişeli olmak yerine neden sevinçliydi? Yapmacık bir ‘gideceğine üzülüyorum’ bakışı vardı yüzünde. İticiydi. Gülümsedi, ifadesinden mahvolduğum anlaşılıyordu. “Kuzenin sana her şeyi anlatacak.” “Kuzenim mi?” diye sorduğumda kapı çoktan kapanmıştı. Araba hareket ettiğinde taksicinin dikkatini çekmek için sesimi yükselttim. “Hey!” Taksicinin aynadan bana baktığını fark ettiğimde, “Nereye gidiyoruz?” diye sordum. Son bir kez daha Günder Kimsesizler Yurdu’nun büyük, şekilli yazılarla süslenmiş tabelasına baktım. Kaşlarını çattı. “Soykır Malikânesi’ne.” “Orası neresi?” diye sorduktan sonra yutkundum. Benim soyadıma sahip bir malikâne mi vardı? “Benimle kafa mı buluyorsun küçük kız?” İrkildim. Ne kadar da kabaydı! Dışarıyı izlemeye başladığımda korku tüm bedenimi kapladı ve boğazımı sıkmaya başladı. Kasılmalarım başlamamalıydı. Derin bir nefes aldım ve camı açtım. Sanki yüzüme çarpan, sarsıcı rüzgârı hissetmezsem ölecekmişim gibi hissediyordum. “Sen iyi misin? Ölmeni istemem,” diyen kaba taksiciyi umursamadım. Manyak herifin tekiydi! Sakinleştiğimde burnuma dolan çiçek kokusunu fark ettim ama birden hepsi kayboldu. Etraftaki çiçekler şaşılacak hızla yok olmaya başlamıştı; dikenli çalılar ormanı sarmıştı. Hey bir dakika! Ne ormanı? “Neredeyiz?” diye sorduğumda, bu sefer de taksici beni umursamadı. Sanırım ‘Soykır Malikânesi’ diyerek her şeyi cevapladığını sanıyordu. Kocaman duvarın sardığı kale gibi bir yere gelmiştik. İçerisini, etraftaki duvar yüzünden göremiyordum ama nedense ‘Güzel ve Çirkin’deki sarayı anımsamıştım. Ah, bu çizgi filme bayılırdım! Aslında ben… Çizgi film izlemeyi bırakmalıydım… Çizgi film izleyince gerçekle hayali karıştırıyordum. Yüzlerce sorunumdan biri buydu. Diğerleri ise… İnsanların yüzüne uzun süre gözümü bile kırpmadan bakardım, bazı anlarda vücudum kilitlenirdi ve hareket edemezdim, birkaç ay öncesine kadar hayali bir arkadaşım vardı, psikologlarımdan birini boğmaya çalışmıştım, işim gereği umursamayı hobi haline getirmiştim ve daha nicesi… Eskiden böyle değildim. Annemi ve babamı yatak odasında ölü halde bulduğumda başlamıştı bütün bunlar. Hiçbir yerlerinde yara izi yoktu, kan yoktu ve aynı anda öldüklerini düşünmezsen, ecelleriyle öldüğüne inanmak kolaydı… Kolaydı fakat ağızlarındaki beyaz köpüğü görmüştüm. Üzüntüm ve yıkılmışlığım babamı çok sevdiğimden değildi ama on beş yaşındaydım ve yapayalnız kalmıştım. “Hayatta mısın?” Düşüncelerimden sıyrılıp dünyaya geri döndüğümde, saçma sorunun sahibi olan taksiciye baktım. “Evet?” Gözlerini devirdi. “İyi o zaman geldik, in.” Sinirle kapıyı açtım ve yaşımın getirdiği ruh halini gözler önüne sererek kapıyı hızla kapattım. “Edepsiz gençler,” diye mırıldanarak bagajı açtı. Kendisi mükemmel bir insandı, yetişkindi ya, lütfen! Sırt çantamı sırtıma taktım ve iki tane bavulumun birini sağ, birini sol elime alarak kapıya döndüm. Görünürde kimse yoktu, taksici de indiğim gibi gitmişti. Bavulun sapını daha sıkı kavradım. Bavulun içi kıyafet değil, kitap doluydu; bavulu karıştırmasam da buna emindim, çünkü kıyafetten çok kitabım vardı. Ah, kitaplar… Mutlu sonlar, masum ve saf kızlar, mükemmel erkekler, kötü başlayıp güzelleşen hayatlar… Her zaman bunlara imrenirdim. Hiçbir zaman masum ve saf bir kız olmadım, mükemmel bir erkek arkadaşım olmadı; sadece… mutsuz ve sonu asla mutlu olmayacak bir hayatım oldu. Bavulun birini yere bıraktım ve büyük kapıyı tıklattım. Elim acıyınca geri çekildim. Kapı, büyük bir gürültüyle açıldığında, kulaklıklı ve takım elbiseli adamlarla karşılaştım. Kendimi, başbakanın evini ziyaret etmiş gibi hissediyordum. “Kimi aramıştınız?” Kaba sese karşılık ince sesimle, “Bilmiyorum…” diye mırıldandım. Ardından aptallığıma küfrettim. “Yani… Beni buraya gönderdiler, bir isim vermediler. Ben, Ecre Soykır.” Soyadımı taşıyan bir malikânede tanımadığım insanlar yaşıyordu, ayrıca doğru yere gelip gelmediğimi de bilmiyordum! Adamların ilgi odağı bir anlığına ben oldum, ardından da içlerinden biri elimdeki bavulları aldı ve kocaman malikâneye yürümeye başladı. Büyük kapının önündeki verandaya çıktım. Evin kapısından bile, insanı nefessiz bırakacak bir hava yayılıyordu. Hızlı adımlarla ona yetiştiğimde kapı açıldı. Yaşlı, tatlı bir kadın kapıyı açtı. “Hoş geldiniz, Ecre Hanım.” Adımı nereden bildiğini sormadım. Beni bekleyen şeyler vardı bu evde, bunu hissedebiliyordum. Ve benim dışımda herkes, neler olacağından haberdar gibiydi. Yine tek kalmıştım. Kadın, eteklerini toplayarak yürümeye başladı. “Buyurun.” Her bir adımda, evin büyüklüğüne ve bu kadar büyük olmasına rağmen boşluk hissi vermesine daha da çok şaşırıyordum. Uzun bir koridoru yürürken, hizmetçi kadın bana doğru yaklaştı ve fısıldadı. “Size bir seçenek sunulmadı, biliyorum ama… Buraya gelmemeliydiniz.” “Efendi…” Kelimemin sonunu getirememiştim. Dışarıya açılan kapının yakınında salon vardı. Kapısı içeri girmem için beni davet ediyordu. Kapıda bulunan işlemeler, bir sarmaşık misali bedenimi buraya bağlayacakmış gibi görünüyordu. Bakışlarımı içeriye çevirdim merakla. Ve onu gördüm. Gömleği kırışmış, kravatı ise gevşetilmişti. İş yorgunu olduğu belliydi fakat bunu gösteren tek şey kıyafetleriydi. Bedeni, hiçbir adamda görmediğim kadar dinçti. Kuvvetliydi ve somut denebilecek bir güç yayıyordu. Kumral saçları, kıyafetlerine karşın dağınık değildi. Düzgündü, periler saçlarına özenle dokunmuştu sanki. Ama emindim ki, bu saçlar kendine dokundurtmazdı. Sadece sahibine izin verirlerdi. Yüz hatları ise sert ve ciddiydi. Griye çalan buz mavisi gözleri, tehlikenin çok yakında olduğunu bağırıyordu. Soğuk, esrarengizdi… Bu renk, bu adama has bir renkti. Karanlık, korkutucu, yalancı fakat güzel ve masum bir renk. Hatta adam, tehlikenin beden bulmuş hali olmalıydı. Deri koltuktan kalktı, birkaç adımda bana yaklaştı. Boyu uzun olduğu için, adımların amacına ulaşması kolay oluyordu. Her hareketi korkutucu bir çekiciliğe sahipti. Bakışlarımın, gözlerini bulması o kadar zor oluyordu ki… Gözlerimi kapatma isteği uyanıyordu içimde, hiç olmadığı kadar ürkmüştü bedenim. Omzumda asılı olan çantayı daha da sıkı tuttum; sanki düşmemek için tek kurtuluşum çantanın sapına daha sıkı sarılmakmış gibi. Dolgun dudaklarını araladı ve alaylı bir sesle konuştu. Bu alayı onu düşürmek yerine yükseltmişti. Sesi kalın değildi, bir erkeğe göre mükemmel bir tona sahipti. Adam, gözümde gittikçe büyüyor ve gizeme bürünüyordu. “Ecre Soykır, sonunda tanışabildik.” Düşüncelerim bağırıyordu buradan uzaklaşmam için. ‘Kaç’ diyordu, itekliyordu. ‘Kaçabildiğin kadar uzağa kaç ve asla arkana bakma.’ Kendini tanıtmak istediğini belli ederek eliyle kendini gösterdi. Sanki cümlesinden kimin kim olduğunu anlamayacakmışım gibi. “Ben, Uzay Soykır.” Düşüncelerim, sandalyesinden kalktı ve başını iki yana salladı. Ellerini beline koydu ve onu dinlemediğim için, adamın soğuğunun beni ele geçirmesini zevkle izleyeceğini söyledi. “Soykır?” dedim hiçbir şey anlamadığımı ifade edercesine, sesimi bulmam uzun sürmüştü. “Evet. Amcanın oğluyum.” Eliyle oturmamı işaret etti. Yutkunarak ilerledim, yavaş hareketlerle kocaman koltuğa sindim. Bu sessiz ortamda, ani bir hareket yaparsam tüm eşyaların bana bağıracağını, azarlayacağını düşünüyordum. “Üvey oğluyum.” Dudaklarımı kanatırcasına ısırarak kafamı salladım. Gözlerimi kaçırdım çünkü gözlerine baktığımda nedensizce korkuyordum. Mırıltıyla konuştum, sesimi bulamıyordum çünkü. “Mirasımı alıp gidebilir miyim?” Kaşlarını kaldırdı, alaylı bir ses tonuyla “Miras, alınıp gidilebilecek kadar küçük değil,” dedi. Ürkekçe gözlerine baktım ve o devam etti. “Ev, holding, araba… Bunları alıp gidemezsin. Çünkü hem taşıyamazsın hem de yarısı bana ait.” Çocukça bir şaşkınlıkla ona baktım. “Ne yapacağım peki?” Kendinden emin ve emredercesine, “Burada kalacaksın,” dedi. Yutkundum, bütün gücümü toplayarak ayağa kalktım. “Üzgünüm ama burada kalamam.” İlk adımımı atmıştım ki elini kolumda hissettim. Parmakları, kolumu sıkmıyordu ama canım gereğinden çok daha fazla acıyordu. Anlamakta zorluk çektiğim çok şey vardı ve geri çekilmek istiyordum. Gerilmiştim, tüm kaslarımın gevşemek için mırıldandığını duyar gibiydim. “Kalmana meraklı değilim, küçük.” Sesi soğuk ve kısıktı. Yine de benim sesime karşın, küçük düşürücü bir gücü vardı kelimelerinin. “Sevgili dedenin şartı böyle.” Bileğimin bir karış yukarısını saran parmaklarına baktım, soğuklardı. “Şart mı?” Sabır dilenircesine nefes aldı. “On yedine bastığında bu malikâneye gelecek ve evlenene kadar burada, benimle kalacaksın. Mirasa tamamıyla sahip olmanın tek şartı bu.”

